BİTİMSİZ BİR DEFTER: MEDİNE’DEN BALIKKESİR’E ŞEHİR

Please follow and like us:

Efendimiz’in Medine’ye hiçbir zaman eski ismi olan Yesrib demediği rivayet edilir. Elbette birçok hikmeti vardır. Bunlardan birisi de bu dağınık yerleşimin medeniyet beşiğine dönüşmesi olsa gerektir. İslam ile şereflenen Yesrib medeniyet beşiği bir şehir olmuş medenîleşmiştir. Medine’nin gölgesi de şehirlerimizi sarmış, çöl sıcağında kavrulan yerleşimleri medeniyet vahasına dönüştürmüştür.

Fakat, bugün dünya coğrafyasını göz önüne aldığımızda Kudüs’ün, Bağdat’ın, Granada’nın, Belgrad’ın ve bunlar gibi zamanında “Medine”leşmiş şehirlerin halleri ne acıdır. Kimisi düşman postalları altında kan gölüne dönmekte, kimisi geçmişin izleri silinerek harcanmakta ve onları medenî şehir yapan anlayıştan uzaklaştırılmaktadır. Bu yüzden şehir önemlidir. Osmanlı’nın üç kıtaya sevgi ve selamet yaymasının bir sebebi de, en kutsalından başlayarak şehirleri önemsemesidir. Fethettiği şehirlerin ruh dinamiklerini oturtmakla işe başlamıştır.

Düşünce sayfamızın(Milli Gazete) yazarlarından Fahri Gün’ün 6 Ocak 2007 tarihli yazısından alıntılayarak söylersek “Aslında herkesin şehirleri elbet kendinedir… Lakin kimi şehirler bundan varestedir. Şehirlerin anası olan Mekke, sonra Medine, sonra Kudüs gelir… Şam’ı, Bağdat’ı da buna ilave edebilirsiniz… Sonra da Anadolu şehirleri… Zaten Anadolu şehirleriyle ilgilidir, herkesin şehrinin kendine olması nitelemem… Mekke, Medine ve Kudüs kayrılmış şehirler olarak ayrı bir alanı kapsar. Onlar ortak utkumuzun salık verdiği kutlu şehirlerdir… Bir başka ifadeyle, rüya şehirleri…”

Kendi şehirlerimizin kendimize ait olması için şehri benimsememiz gerekecektir. Zihnimizde kurduğumuz bu yapı sağlam temeller ve merkezler üstüne bina edilmediği sürece birgün çökeceği muhakkaktır. Mesela Ziya Paşa küfür illerini gezip birçok “kâşâneler” gördükten sonra İslam şehirlerinde “bütün virane”ler görür. Hâlbuki Ziya Paşa’ya bu hayal kırıklığının cevabını, kendisinden aşağı yukarı dört yüz yıl önce yaşayan Balıkesirli Zâtî “elin kâşânesinden kûşe-i viranemiz yeğdir” diyerek veriyordu.

Şehir ve sevgili, sevgili şehir

İnsanın bir şehri sevmesi için belki de en önemli sebep sevdiği insanların yahut hatıralarının içinde barınması. Böylece kalbimize dibi gözükmeyen bir kuyu gibi sinen sevgi, şehre olan bağımızı gün be gün kuvvetlendiriyor. Sevdiklerimizin adım attığı sokaklarda adımlar arıyoruz. Sevdiklerimizin adımlarında kendi adımlarımızı kaybediyoruz. Şehrin bir yanına gömülürken bir yandan da yeni nefeslerle gözlerimizi daha ümitvar açıyoruz. Arama iştiyakiyle şehre savrulan yanımız bir yaprak misali bahar tazeliğinde ağaçlar bulup donanıyor. Güneşli yağmurlarla kuşanıyor. Şehirse kendindeki bu tılsımı, sinesinde kaybolan adımlarla yeniden tazeliyor. Yüreklere ve yürüyüşlere kendini katarken onlardan aldığı iksirleri tekrardan işleyip sakinlerine sunuyor.

Hatimesi yazılmamış bir kitap…

Siz okumaya gayret ediyorsunuz. Bir sayfa, iki sayfa, üç sayfa, yüz sayfa, bin sayfa, binlerce sayfa. Derken gözleriniz yoruluyor. Ve bir an okumayı bırakıyorsunuz. Kitabı yeniden elinize aldığınızda okuduğunuz yerlerin değiştiğini görüyor ve baştan başlamak zorunda kalıyorsunuz. Sizin kitabı bitirmeye olan niyetiniz gözlerinizden sayfalara akıyor ve kitap bu niyeti bir aksulamelle kendine çevirip kendini yeni baştan bitimsiz kılıyor. Belki öncekinden daha iyi belki öncekinden daha kötü ama mutlaka sizi cezp edici yazıyor.

“Yok bu şehr içre vasfettiğin dilber” diyen Nedim, kendisine bir hayal olduğunu bildiği halde şehrine en küçük bir kırgınlıkta bulunmadı. Şehrine “bî misl ü bahâ” deyip “yek pâre sengine bir Acem mülkü”nü feda etti. Nasıl feda etmesin ki? Şehrin kalbinde Fatih’ten, Kanunî’den, Sultan Ahmet’ten, Mimar Sinan’dan atardamarlar vardı. İstanbul’un bu atardamarları Anadolu’da da Paşa ve Ulu camiler olarak teşekkül etti. “Ulu”ların yahut “Paşa”ların merkezinde filizlenen şehir de kendini hep taze tutmayı ve sakinlerine yeni ufuklar kazandırmayı bildi. Sevginin, selametin merkezde bulunduğu şehirler hatimesi yazılmamış kitaplara dönmüş, kendisinde barınan sevgileri “sonsuz bir şimdiki zaman”a yaymıştır.

Şehrin iki ezeli süsü

Çınarlar ve çocuklar şehrin iki ezeli süsüdür. Şehrin direkleri de bu ikisi arasında çakılır. Şehre sinen sevgi ikisi arasında kendine sonsuz bir yayılma düzlemi bulur. Çünkü bu süslerin biri geçmişi biri geleceği yansıtır. Çınarlar, cedlerimizin gölgelerini yüz yıllar öncesinden bize taşırken çocuklar, Necip Fazıl’ın dediği gibi “Fatihlik nimetinden yüzü nurlu bir mühür”dür.

Çınarlar, içten içe yanmanın sembolüyken çocuklar, şehrin sokaklarını aydınlatan güneşlerdir. Onların tebessümleri şehri ışık hızından daha hızlı dolaşır, sevdiklerini ararken üşüyenlere sıcaklık olur.

Bu iki ezeli süsten birinin kökleri toprakta meyveleri gökteyken, diğerinin kökleri gökte meyveleri topraktadır. Çocuklar üzerlerindeki masumiyet gömlekleriyle bizleri hikmete çağıran elçiler gibidirler. Bu gömlekler elbette ki üzerine doğdukları İslam fıtratıdır, bir gök armağanı…

Şehir defterinin tükenmez kalemidir çocuklar. Onların yazılmasına aracı oldukları şehir defteri, çocukların bitmeyen tükenmeyen ve kirlenmeyen neşelerini, kendini tekrar yazarken kullanmaktadır. Şehrin mazisini yani kökünü çınar ağaçları temsil ederken geleceğini yani meyvelerini de çocuklar temsil etmektedir.

Elbette şehrin süsleri bu ikisinden ibaret değildir. Ama şehre bu iki süsün kokusu değmediği zaman diğer süsler de biraz soluk kalacaktır.

Şehir ey şehir

Buraya kadar yazdıklarımız elbette bir şehri ve eğer o şehir Balıkesir ise Balıkesir’i anla(t)mak için yetmez.

Balıkesir’i anlamak için Zağnos Paşa Camiinin çınar ağaçlarıyla süslü bahçesinde o gizli sessizliğe dalmak, belki o sessizlik ve çınar ağaçları gölgesinde nefsini bulmak gerekecektir.

Başınızın üstünden kuşlar uçuşurken namazdan çıkan çocukların alınlarındaki secde izinin gönlünüzü ışıtması, birbirleriyle şakalaşırken etrafa yaydıkları gülüşmeler ve onlarla diz dize oturup konuşmak gerekecektir.

Belki bir yaz günü Hasan Aycın’la Paşa Camiinde namaz kılmak ve incir ağaçları altında bir bardak çay içmeniz, cıvıltılar arasında kelimelerle kanatlanmanız gerekecektir.

Hâsılı Balıkesir’in en kuvvetli atardamarı Paşa Camii etrafında “şehrin anlamı”nı anlamayı beklemek gerekecektir.

Recep Ayık

kainatın notu:
[Recep Ayık Milli Gazete’de yayımlanmış şehir yazısını kainat okurları ile paylaştı. Kendisine teşekkür ediyoruz. Yeni şehir yazılarını beklediğimizi de not edelim.]

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial

Enjoy this blog? Please spread the word :)