Please follow and like us:


İstanbul, bizi kapalı bir hava ile karşıladı. Toprak hafif hafif rahmetlenirken, kara bulutların ortalığı kaplaması bir seyyah için hem güzel hem de kötü bir haber.

Yoğun tempo ve koşuşturmaca…

Akşam Beşiktaş Sinan Paşa Medresesi’nde abdest ve namaz ile kendimize geliyoruz, sanki hücrelerden bir piri fani bahçeye çıkacakta bizi kucaklayacak. Şimdi vapurdayız, iki yaka bir düğme misali birleştiriyor koca kıtaları. Avrupa’ya geçince batılı olmadığımız gibi Asya’ya geçince de doğulu olunmuyor, nasibimize düşen iki arada bir dünya… Üsküdar Valide Sultan’da yatsı namazı ve Çınaraltı’nda çay. İskender’in misafiri oluyoruz. Çınaraltı’nda ziyaretçilerimiz var; Gerçek Hayata yeniden cansuyu olma yolunda Faruk ve kadim dostumuz İbrahim Paşalı.

Cuma sabahı yine Üsküdar, aynı mekanda çorba ve çay. Çınaraltı mekanı da ayrı bir alem delikanlı bir ara mekanı bana teslim edip kayboldu. Yoksa burası İstanbul değil mi, bu güven nereden geliyor. Sonra öğreniyorum delikanlı yeni gelmiş İstanbul’a, zamanla öğrenir güvensizliği! Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri’ni birazdan ziyaret edeceğim ve ardından Cuma namazı için bir cami seçimi yapmamız gerekiyor. Bu kadar büyük caminin bulunduğu İstanbul’da cami seçmekte ayrı bir dert. Süleymaniye Camii tadilatta olmasa sorun değildi. Son büyük külliye orası, zaten Süleymaniye’yi aşan bir külliye yapabilseydik herhalde her şey başka türlü bir seyir alırdı. Bakıyoruz külliye denemesinden çok yeni saray denemeleri yapılmış. Belki de zihniyet dönüşümü bu noktada aranmalı. Saray mı, külliye mi? Fatih Medreseleri o zaman yeterli değil miydi ki Muhteşem Süleyman Han Süleymaniye Külliyesi’ni zamanın en büyük üniversitesi olarak oluşturdu.

Aziz Mahmud Hüdai huzuru kalabalıktı, günlerden cuma olunca bu normal. Biri diğerine fısıldıyor etrafında üç kere dönmek lazım! Abla yüz kere değil bin kere dönsen bir şey olmaz.

Yine karşıya geçmek gerekiyor, cuma namazı seçiminde en fazla oyu küçük bir bölümü açıkta olsa son büyük medrese alıyor: Süleymaniye. Süleymaniye bizim için bir hedef olmalı bayrağın kalkacağı son kale. Cuma namazı ve sonrasındaki kuru fasulye geleneğine uyarak süleymaniye manzaralı kuru fasulyemi kaşıklıyorum. Mevlana İdris dünya bizim sitesinin yazdığı gibi yine orada biz onu tanırız o bizim sadece yazılarımızı bilir. Bu da ayrı bir güzellik, sadece yazıların ile var olmak, kimse seni bilmeyecek; fakat yazıların her yerde bilinecek. Böyle meşhur yazarlar var.

Kapalıçarşı, Divan Yolu, Medreseler derken ikindi vakti Sultanahmet’e vardık. Ayasofya Camii ziyareti ve ardından Topkapı gezilecekti; fakat zaman aşımı nedeniyle ziyaret edilemedi. Saat 16:00’da kapanıyor, bilginize sunuyorum ki bizim gibi kapıdan dönmeyin. Şöyle Eminönü’ne doğru inelim ve boğazı bu seyahatimiz için son kez geçelim. Kadim dostumu gördükten sonra artık gidebilirim. Aslında yorgun olmasam Gebze’ye Timur’un yanına geçecek ertesi gün beraber Sezai Karakoç sempozyumuna katılacaktık. Fakat nasip olmuyor; sanırım Kani Çınar nazar etti.

Saat 19:20’de Meram treni beni Konya’ya ulaştırmak için hareketleniyor. Ve tıkırdaya tıkırtıya gidiyoruz. Dizüstü bilgisayarın şarjı bitmese daha ne yazılar çıkardı. Şarjımız bitiyor ve artık kalem kırmak yok şarj biter ve yazı yarım kalır cümleleri okunabilir satır aralarında.

Biliyorum ki ne yazdıysak şimdi yazdıklarımızdır, sonradan yazı çıkmıyor. Yaşayıp yazan adamların böyle bir sıkıntısı olmalı, yaşayacak ve anında yazacak. Hani nerede kapsamlı ramazan ziyareti yazısı. Likya yolunda yürüdüğümüzü, Köyceğiz’de kamp ateşi yaktığımızı, Manavgat Şelalesi’ni gördükten sonra Yerköprü Şelalesi’nin daha da güzel olduğunu, Gelendost elmalarını, Akseki muzlarını anlatacaktım.

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial

Enjoy this blog? Please spread the word :)