Please follow and like us:

Hızlı tüketiyoruz, hızlı yaşıyoruz, hayatın içinde yarış atından farksız koşumuz her geçen gün biraz daha hızlanmaktadır. Bu hızlı yaşamda daha çok duymaya alıştığımız kelimeler; boşanma, intihar, sıkıntı, gdo, obez, para, zulüm, işsizlik, açlık… unuttuğumuz kelimeler; adalet, emek, ahlak, cami, huzur, sanat, zanaat, bedesten, kütüphane, muhabbet, dostluk… Günümüzde hız çağında farkında olmadan yaşamak normal karşılanıyor, hatta farkında olmak için yavaşlamak çağdan uzaklaşmak olarak algılanıyor. İnsan ancak biraz yavaşlayabildiğinde zamanın deruni zevkine varabilir. Biz yavaşlayabildiğimiz için güzel insanları ziyaret edebiliyoruz. Dünyadan biraz nasiplendiysek bunu kalbimizin ritmini yerine getiren iyi adamlara borçluyuz. Yavaşla kalbim yavaşla biraz, diyerek çağın hızına meydan okuyoruz. İyi adamların ortak özelliklerine dikkat ettiğimizde karşımıza “Külliye Eğitim Modeli” çıkmaktadır.
Külliye Eğitim Modeli’nin temel yapı taşları nelerdir?

Bir şehrin üç unsuru ihya olmuşsa orada huzur vardır: Cami, Medrese, Bedesten. İmar etmeyi bilen gerçek şehir kurucuları kent planını bu yapılar üzerine kurmuşlardır. Kadim zamanlarda bir beldeye şehir diyebilmek için bu yapıların toplandığı külliyeye sahip olması gerekliymiş. Bugün de farklı isimlerle bu yapılar şehir yaşamında mevcut olmakla birlikte nitelik olarak zayıf ve birbirleriyle ilişki bakımından da oldukça kopuktur. Külliye insan mayasının özünü oluşturur. Yetiştirmeyi hedeflediğimiz birey külliyeyi oluşturan unsurları tanırsa, belli bir seviyeye kadar bu yapıların işleyişlerini bilirse hayatı bütün yönleriyle görmesi kolaylaşır. Külliyenin imar ettiği kişi kendi öz değerlerinden, kültüründen habersiz yaşamaz.

İnsanın eğitiminde Külliye’nin yeri nedir?

Aslında külliye adında bu sorunun cevabını taşıyor; bütün olarak yani külliyen insanın kalbini, bedenini, aklını (duyuşsal, psikomotor, bilişsel) terbiye etmeye talip bir organizasyonla karşı karşıyayız. Çağdaş eğitimin geldiği son nokta aslında bizim eski tecrübemizden bir çok izler taşıyor. On üçüncü yüzyılda Ahi Birlikleri’nin ulaştığı seviyeye bugün ki mesleki rehberlik anlayışının ulaşabildiğini söylemek zordur. Bugün eğitimde önemsenen rehberlik/yol göstericilik, yaparak-yaşayarak öğrenme ve benzeri kavramlar bizim eğitim geleneğimizde doğal bir süreç olarak algılanmıştır.

Peki Külliye bakış açısıyla yetiştirdiğimiz bir kişi alim, esnaf, sanatkar elbiselerini birlikte giyebilir mi? Bu elbiselerden biri üstte kaldığında diğerlerini örter mi?

Belki üstte olan elbise baskın olacaktır; fakat dış elbisenin tonunu bu üç elbise birlikte oluşturacaktır. Biz bu üçlemeyi Cami, Medrese, Bedesten olarak da kullanıyoruz. İyi yetişmiş güzel adamlara baktığımızda karşımıza bu mekanlardan nasiplenmiş adamlar çıkıyor. Bu sözü edilen unsurların dengesini en güzel şekilde kuranlar topluma da büyük hizmetler etmişlerdir. Eğitime bütünsel olarak bakmadığımızda yetiştirdiğimiz bireyde bir çok eksikler ortaya çıkacaktır: çarşıyı, sanatı bilmeyen alim hayal dünyasında yaşar; sanatı, ilmi bilmeyen esnaf katılaşır; çarşıyı, ilmi bilmeyen sanatkar toplumdan uzaklaşır. Bulunduğu çevre sayesinde külliye eğitim modeline uygun yetişmiş kişilere bir kaç örnek verecek olursak: Türkiye’nin ilk Atom Mühendisi Ahmed Yüksel Özemre baba dostu attar dükkanı çevresinden ve cami ortamından faydalanmamış olsaydı bize Üsküdar’ı anlatabilir ve Muhyiddin Arabi’den felsefi metinler çevirebilir miydi? Esnaf Nuri Baş ağabeyimiz medreseden, camiden faydalanmamış olsaydı şiir yazabilir miydi? Yücel Çakmaklı cami, medreseyi bilmese özgün yönetmenliğini ortaya koyabilir miydi? Turgut Cansever’i diğer mimarlardan ayıran da aynı özellikler değil mi? Örnekleri çoğaltmak mümkün ve bu örnekler çoğaldıkça toplumumuz da kaliteli ve ahlaklı adam sayısı bakımında çoğalacaktır.

Eski geleneğimizde doğal olarak oluşmuş kalemiye, seyfiye, ilmiye, çiftçi, esnaf sınıfları kendi eğitim yollarını da oluşturmuşlardır. Özellikle dikkat edildiğinde hepsi birbirinin mesleğini tanır zorda kalırsa da yapar vaziyette yetiştirilmiştir. Ahiler barış zamanında şehirde işleriyle meşgulken, savaş zamanı orduya katılmışlar yeri geldiğinde meslekleri ile yeri geldiğinde kılıçları ile savaşmışlardır. Bazen de ahiler yaşadıkları şehirde otorite boşluğu olduğunda adil seçimlerle gelen güçlü teşkilat yapısıyla yönetimi ele almışlardır. Tımar sisteminde yetişen askerlere de savaşan çiftçiler olarak bakabiliriz. İlmiye sınıfı da gerektiğinde esnaf olup öne geçmiş, en güzel örnek Ahi Evran, yeri gelmiş savaşta bazen motivasyon konuşmaları yapmış bazen de bizzat savaşmıştır. Yönetici kalemiye sınıfı içinde aynı şeyleri söylemek mümkündür. Peki şimdi biz kendimizi hangi mesleki ekole yerleştireceğiz, acaba kendi alanımız dışındaki kabiliyetlerden yüzde kaç performans sahibiyiz. Bence bu soruları kendimize sorarak eksik gördüğümüz taraflarımızı tamamlamalıyız. Adam yetiştirmeye talip olmuş kişilerde uyguladıkları eğitim strateji,yöntem ve tekniklerini bu ölçülere göre gözden geçirmelidir.

Akla şöyle bir soruda gelebilir: “Bu devirde külliye eğitim anlayışı tekrardan canlandırılabilir mi, külliyeleri üniversiteler karşısında mı konumlandıracağız?

Külliye üniversite ile kıyas edilemez. Üniversite külliyenin bir şubesidir. Bugün nasıl ki üniversite sanayi iş birliğinden bahsediyoruz; hatta üniversiteleri, meslek okullarını sanayinin içine yerleştirsek, çarşının içine ticaret lisesi ve iktisat fakültesini yerleştirsek diyoruz; çocuğumuz en az bir müzik aleti kullanabilsin, hat, ebru, resim sanatlarını bilsin istiyoruz. İşte aslında aynı şeylerden bahsediyoruz, biz bu üçlemeyi üniversite – sanayi – kültürevi olarak da okuyabiliriz. Burada esas mesele yetiştirdiğimiz insan profilinin donanımıdır, çağın önüne geçecek insan da ancak bu yetiştirme üslubuyla var olabilir. Dikkat edilirse külliye kendini hep yenilemiş zirvesine de Süleymaniye’de ulaşmıştır. On yedinci yüzyılda yeni bir külliye inşa edilebilseydi bugün farklı şeyler konuşuyor olabilirdik. Günümüzde bir kişi sanayi-çarşı görmüşse, örgün eğitim almışsa, sanatın bir alanıyla iştigal halindeyse gittiği yol külliye eğitim yoludur.

Sonuç olarak külliyeyi oluşturan kurumlar öyle rastgele seçilmemiştir ve özellikle şehrin tam orta yerine sadece estetik olsun diye de yerleştirilmemiştir. Genel bakış açısına göre külliye denilince hemen akla medresede yapılan eğitim gelmektedir; nedense bedesten, cami ve diğer külliyeyi oluşturan yapılar dikkat çekmemektedir. Bizce külliye hayatın kendisidir, yaşam boyunca insan ne ile karşılaşacaksa külliyenin içinde o kavramlar mevcuttur. Külliyelerin gelişim süreci incelendiğinde her çağda zamanın ihtiyaçlarına göre yenilendiği görülecektir. Eğer kendimizi, çocuğumuzu yetiştirmek, başkalarına vesile olmak istiyorsak eğitim üzerine daha fazla düşünmeliyiz. Süleymaniye Külliyesi son büyük inşa faaliyetlerinden biridir. Bugün çağın önüne geçmek için yeniden İNSAN yetiştiren külliyeler inşa etmek zorundayız. Zamanın ortak aklından faydalanarak geçmişin tecrübesiyle eğitim metotlarımızı gözden geçirmeliyiz. Evet herkesin dediği gibi eğitim önemlidir ; fakat bizce verilen eğitim sonucu oluşacak “ADAM” profili daha da önemlidir.

not: Kurtuba Dergisi sekizinci sayısında yayımlanmıştır.

CİHAD MERİÇ

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial

Enjoy this blog? Please spread the word :)