<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>KAİNATA MEKTUP &#187; Misafir Yazar</title>
	<atom:link href="http://kainatamektup.com/index.php/tag/misafir-yazar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://kainatamektup.com</link>
	<description>yenileniyoruz... &#124; &#124; bitmeyen bir aşk yürüyüşü...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 22 May 2012 16:15:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>AHİLİK ve KURUMSALLAŞMA</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2012/01/ahilik-ve-kurumsallasma/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2012/01/ahilik-ve-kurumsallasma/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 10:08:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[AHİ]]></category>
		<category><![CDATA[AHİ EVRAN]]></category>
		<category><![CDATA[AHİLER]]></category>
		<category><![CDATA[BEYAZ SİYASET]]></category>
		<category><![CDATA[DOĞRU TARİH]]></category>
		<category><![CDATA[EĞİTİM]]></category>
		<category><![CDATA[HAYAT]]></category>
		<category><![CDATA[TEFEKKÜR]]></category>
		<category><![CDATA[YERLİ]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=2983</guid>
		<description><![CDATA[Not:Sununun üzerine tıkladığınızda ilerleyecektir. Kendi öz değerlerine kör kalan milletler genlerinin sunduğu imkanları da yok saymış olurlar. Bugün insan genleri...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Not:Sununun üzerine tıkladığınızda ilerleyecektir.</p>
<p><embed src="http://www.erpuzmani.com/ahilik_erpuzmani.swf"  autostart="1" showstatusbar="1" playcount="12" height="450" width="600"></p>
<p><embed src="http://www.erpuzmani.com/ney.mp3"  autostart="1" showstatusbar="1" playcount="12" height="69" width="600"></p>
<p>Kendi öz değerlerine kör kalan milletler genlerinin sunduğu imkanları da yok saymış olurlar. Bugün insan genleri üzerinde yapılan araştırmalarda bir çok duygunun ve özelliğin gen yoluyla taşındığı ve zamanla mutasyona uğradığı bilinen bir gerçektir. Biz çok mu mutasyona uğradık ki bizi biz yapan değerlerden bu kadar uzaklaştık. Kendimize dair kelimeleri kullanmaktan uzak durmamızın sebebi bilgisizlik mi, yoksa birileri ne der çekincesi mi?</p>
<p>Ahilik kavramı 13.yy itibariyle teşkilat olarak gün yüzüne çıkmış olsa da kökü derinlerdedir. Türk geleneğinin asil kavramları alperenlik ve cömertlik orta asyadan at sırtında anadoluya taşınmış, Mekke&#8217;den doğan fütüvvet (İslam değerleri) geleneğiyle bu topraklarda kucaklaşmıştır. Bu sebeple teşkilat isminin arapça “Ahi” yani kardeş kelimesinden mi Türkçe “Akı” yani cömert kelimesinden mi geldiği bizce çokta önemli değildir. </p>
<p>Ahilik kültürünün bugün hala konuşuluyor olması, hatta günün ekonomik sisteminin tıkanan noktalarına çözüm olarak gösterilmesi karşımızda köklü bir kurumsal yapının mevcut olduğunu gösterir. Mesleki Eğitim konuşulurken veya Kurumsallaşma kavramı konuşulurken bu geleneğin ıskalanması bilerek veya bilmeyerek yapılan büyük bir hatadır. </p>
<p>Ahilik geleneği yüz yıllar boyunca hem mesleki eğitim sorununu hem de işletmelerin yenileşme sorununu kendi üslubunca çözmüş; kendisini yenileyemediği için ve kasıtlı engellemeler sonucu süreç içinde problem çözemez hale gelmiştir. </p>
<p>Ahilik Kültürü yakından incelendiğinde; insana önem veren, bireyin bütün olarak yetişmesine özen gösteren bir sistem karşımıza çıkmaktadır. Ahilik hayat felsefesi derinden incelendiğinde “önce insan sonra kurum” tabiri rahatlıkla söylenebilir. Bugün çağdaş yönetim sistemide gönüllü veya gönülsüz önce insan demeye başlamıştır. Kurumlar insanlara rağmen yaşayamazlar, bugün rahatlıkla söyleyebileceğimiz bir cümle “İnsani değerlere karşı olan bir kurum sonunda çökmeye mahkumdur.” İyi adamlar yetiştirmiş kurum bir şekilde hayatını sürdürecektir. İyi değerlerin göstermelik yönetim kalite el kitaplarında değilde insanların akıl ve gönüllerinde yaşatılarak usta-çırak ilişkisiyle yeni nesillere aktarılması en önemli öncelik olmalıdır. Evet bir şeyler tanımlanmalı, yol haritaları belirlenmeli. Bu eskidende yapılmıştır, fütüvvetnameler bugünün rehber yönetim el kitaplarıdır. Ancak belirlenen yol haritaları kurumun tüm hücrelerine sirayet etmelidir. Örnek olarak siz giriş kapınızdaki görevliye veya bahçenizdeki bahçıvanınıza bu kültürü aşılamazsanız daha ilk adımda dışarıdan gelen biri sizin ne kadar kurumsal(!) olduğunuzu anlar.</p>
<p>Kurum kültürü ahlak, kalite, süreklilik kelimeleriyle özetlenecek olursa ahilik kültürüyle ne kadar örtüştüğü daha iyi anlaşılır.</p>
<p>Ahilik ve Kurumsallaşma üzerine söylenecek daha çok söz var. Bizde elimizden geldiği ölçüde bu konuda yeni şeyler söyleme gayretinde olacağız. Daha önce Anadolu Yönetim sistemi olarak tanımladığımız A-Kalite Yönetim Sistemi bu geleneğe yaslanan ve çağın ortak aklından da azami ölçüde faydalanan özgün bir yönetim sistemidir. En büyük farkı insan üzerinden hareketle tezlerini ortaya koyması ve paylaşımı esas almasıdır. Ticari ahlak tekrar ön plana çıkacaksa belli değerler üzere yükselmesi gerekmektedir. Bu noktada esnaf derneklerine, tüketici derneklerine, işveren ve işçi derneklerine çok iş düşmektedir. Tüm bu kurumsal yapılar iyiliği esas alıp onu ön plana çıkarırsa ve yapılan yanlışlıklar ortaya konulursa hayatımızda baş tacı olması gereken güven yeniden kazanılabilir. Öncelikli olarak yanlış yapan ifşa edilmelidir ki bir daha yanlış yapmasın. Kısaca en büyük kurumsal yapı devletten başlayarak hem son hem de başlangıç noktamız insana kadar ahlak ve kalitenin esas alındığı hesap verebilir kurumsal bir kültür oluşturulmalı ve sürekli kendini yenileyerek çağlara miras bırakılmalıdır.</p>
<p>kaynak: <a href="http://www.erpuzmani.com/2011/12/30/ahilik-ve-kurumsallasma-i/" target="_blank">ERPUZMANI.com</a></p>
<p><a href="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2011/12/kainat_medeniyet.jpg"><img src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2011/12/kainat_medeniyet.jpg" alt="" title="kainat_medeniyet" width="640" height="250" class="alignright size-full wp-image-2969" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2012/01/ahilik-ve-kurumsallasma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
<enclosure url="http://www.erpuzmani.com/ney.mp3" length="5806264" type="audio/mpeg" />
		</item>
		<item>
		<title>Bir Selçuklu Şehri Olarak Akşehir</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2011/08/bir-selcuklu-sehri-olarak-aksehir/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2011/08/bir-selcuklu-sehri-olarak-aksehir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Aug 2011 18:50:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[SEYYAH]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=2852</guid>
		<description><![CDATA[Yıllar önce Akşehir’de bulunan Hasan Paşa İmaret Camii’ne namaz kılmaya gitmiştim. Avluya girince camii’nin dışına serilmiş halılarda namaz kılan bir...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2009/07/seyyah.jpg"><img src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2009/07/seyyah.jpg" alt="" title="seyyah" width="640" height="250" class="alignright size-full wp-image-2517" /></a>Yıllar önce Akşehir’de bulunan Hasan Paşa İmaret Camii’ne namaz kılmaya gitmiştim. Avluya girince camii’nin dışına serilmiş halılarda namaz kılan bir grup gördüm.  İmam sarıklıydı. Cemaate hemen iştirak ettim. </p>
<p>Namaz bitiminde Ankara’dan geldiğini öğrendiğim cemaatin namazı kıldıran lideri benden Akşehir’i anlatmamı istedi. Kısaca özetledim. Akşehir’in en meşhur şeyi nedir diye sorunca, aklıma Napolyon kirazı geldi. Verdiğim cevaptan sonra hafifçe tebessüm ederek, “Nasrettin hoca yok mu?” diye sordu. O an aklıma neden Nasrettin Hoca’nın gelmediğine hayıflandım. Ancak iş işten geçmişti. Bana, “Bir şehrin en meşhuru o şehrin evliyasıdır” dedi.</p>
<p>Bir evliyanın ismi zikredildiğinde aklıma ilk olarak yaşadığım bu olay gelir. O yüzden yıllardır, yeni bir şehre gittiğimde önce o şehrin evliyasını sorar, daha sonra muhabbete devam ederim.</p>
<p>Akşehir evliyası Nasrettin hoca ile müsemma bir şehir. Bilirsiniz, Nasrettin Hoca’nın doğduğu şehir konusunda spekülasyon boldur. Fakat bütün bu tartışmalara karşılık, Hoca’nın Akşehir’de yaşadığı bir vakadır. Duvarı olmayıp, kapısı olan türbesi de Akşehir’in merkezindeki şehir mezarlığının tam orta noktasında yer alır. Türbenin mezarlığın tam ortasında olmasını, Nasrettin Hoca’nın dünyanın ortası metaforuna bağlarım. Kimbilir, belki de bu türbeyi yapanlar gerçekten böyle bir espiriyi düşünmüşlerdi.</p>
<p>Nasrettin Hoca malum, Akşehir’in sembolü. Aynı zamanda Akşehir Selçukluların sembol şehirlerinden biri. Zaten bir zamanların efsane ticaret yollarından İpek yolu Akşehir üzerinde yer alıyor.</p>
<p>Şehirdeki bütün eserler Selçuklu’ya ait. Osmanlı’ya dair pek bir izlek bulamazsınız. İmaret Camii’nden İplikçi camii’ne kadar Selçuklu mimarisi şehrin iliklerine kadar işlemiş.</p>
<p>İplikçi camii gibi, Anıt Meydanı’nda bulunan Akşehir Ulu camii şehrin en büyük camisi olma özelliğini taşıyor. İmaret Camii’nin de Nasrettin Hoca’nın kabrinin karşısında olduğunu hatırlatmakta yarar var.</p>
<p>Akşehir’in Nasrettin Hoca kadar olmasa da tanınan evliyalarından bir diğeri Seyyid Mahmud Hayrani. Mevlana’nın öğrencilerinden. Türbesinin Mevlana türbesiyle olan benzerliğinden dolayı, aynı elden çıkmış olduğu rivayetler arasında. </p>
<p>Nakşibendilik yolunun önemli isimlerinden sayılan Nimetullah Nahcivani Hazretleri de hayatının bir kısmını Akşehir’de geçirmiş ve burada vefat etmiş. Üstadın Fevâtih-ul-İlâhiyye vel-Mefâtih-ul-Gaybiyye isimli tefsîri meşhurdur.</p>
<p>Selçuklu gibi, Osmanlı’nın da merkez şehirlerinden olan Akşehir’in Ankara Savaşı dolayısıyla Yıldırım Bayezid’le de alakası büyüktür. Timur’un ordularına yenilen Yıldırım’ın, Akşehir Belediyesi’nin karşısında bulunan Etnografya müzesinin olduğu yere hapsedildiği ve burada canına kıydığı söylenir. </p>
<p>Akşehir’i Akşehir yapan en önemli unsurlardan biri de Eski Akşehir Evleridir. Sultandağlarına yaslanmış vaziyette kurulan evler, Akşehir’in eski yerleşim yeridir ve içinde pek çok Selçuklu Eseri barındırır. Halen pek çok üniversite sit alanı ilan edilen bölgede çalışmalar yapmaktadır. Mahalleler asırlar öncesinde olduğu gibi hala canlıdır. Bu evlere örnek olması ba’bında müze olarak kullanılan ve Akşehir’in tarihi motiflerini içinde barındıran Akşehir Evi meşhurdur.</p>
<p> Akşehir Selçuklu ve Osmanlı’daki gibi Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de önemli bir yere sahiptir. Rejimin dayattığı resmi tarihe göre Mustafa Kemal, Kurtuluş savaşının batı cephesini Akşehir’den yönetmiştir. Şehir merkezinde yer alan Batı Cephesi Karargahı savaşın yönetildiği yerdir. Halen müze olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Akşehir, bozkır Konya’nın aksine yeşil Sultandağlarının eteğinde yer alır. Hayatım boyunca her gittiğim şehirde başımı hafif kaldırıp, yeşil bir dağ arayışım galiba bundan. Çocukluğumuz bu dağlarda geçti. Hele dağların hemen altında bulunan Hıdırlık bambaşkadır. İnsanlar hafta sonlarını Hıdırlık’ta geçirirler. Bayram tatili için gideceğim Akşehir’deki ilk işim, Hıdırlık’ta bir iftar yapmak olacak. </p>
<p>Selman Maltaş</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2011/08/bir-selcuklu-sehri-olarak-aksehir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>E R B A K A N S I Z   D E V R İ M   O L U R   M U ?</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2011/02/e-r-b-a-k-a-n-s-i-z-d-e-v-r-i-m-o-l-u-r-m-u/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2011/02/e-r-b-a-k-a-n-s-i-z-d-e-v-r-i-m-o-l-u-r-m-u/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Feb 2011 05:47:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Necmettin Erbakan]]></category>
		<category><![CDATA[YERLİ]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=1423</guid>
		<description><![CDATA[16 Haziran 1961. Cumhurbaşkanlığı konutunda verilen davette işadamları, gazeteciler ve bürokratlar ülke kalkınmasını tartışırlar. Bir ara Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel sinirlenip...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-medium wp-image-1424" title="devrim" src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2010/04/devrim-300x225.jpg" alt="devrim" width="300" height="225" />16 Haziran 1961. Cumhurbaşkanlığı konutunda verilen davette işadamları, gazeteciler ve bürokratlar ülke kalkınmasını tartışırlar. Bir ara Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel sinirlenip bu ülkenin otomobil bile üretebileceğini söyler. Bu iddia giderek bir ciddiyet kazanır. Gürsel, emrini verir. “Yaklaşmakta olan Cumhuriyet Bayramı’na ilk yerli otomobil yetiştirilecektir” der. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in bu hızlı çıkışının ardında yatan isim ise, Teknik Üniversitesi Motorlar kürsüsü Doçenti Necmettin Erbakan’dan başkası değildi. Erbakan o dönemde, konferans salonlarında boy göstererek, çivi ve toplu iğne üretmekten dahi mahrum olan yapıyı eleştirerek bunun son bulması gerektiğini aksi takdirde dışa bağımlı olan durumun devam edeceğini ve ülke ekonomisinin de düzeltilemez boyuta geleceğini vurguluyordu. İşte Erbakan, o süreçten itibaren konuşmalarında “yerli otomobil” vurgusunu sürekli belirtti. Cumhurbaşkanı Cemal Gürselin bu çıkışında da, Erbakan’ın Cumhurbaşkanına bu yönde ifade ettiği bilgilendirmeler yer alıyordu. Projeyle başka bir kuruluşun değil de TCDD’nin görevlendirilmiş olması, o tarihlerde TCDD’nin onarım amacıyla kurulmuş fakat geniş ölçüde, teknik donanımı bulunması ve iyi bir mühendis kadrosunun bulunması etkendi. Yüksek Mühendis Emin BOZOĞLU yönetim grubunun (Erbakan&#8217;da gruptadır) başı olarak 20 kadar mühendisin olağanüstü bir tempoyla fakat gönül rahatlığı içinde çalışmasını sağlayıp yönetmek suretiyle ekibin başındaydı. Zamana karşı yapılan yarışın kazanılmasında ikinci etken, görev alan mühendislerin, proje süresince hafta sonları da dâhil her gün, en az 12’şer saat, gerektiğinde bazı geceleri atölyede kalıyorlardı. Bir yandan bu ilk otomobilin yol tecrübeleri sürdürülürken bir yandan da ikinci otomobilin yetiştirilmesine çalışılıyordu. Siyah renkteki bu iki numaralı Devrim’in son kat boyası ancak 28 Ekim akşamı vurulabilmişti. Pasta ve cilası Ankara’ya sevk edilmek üzere yüklendiği trende, gece yol alırken yapıldı. Buharlı lokomotiflerde, çekilen trende bacadan sıçraması olası kıvılcımlardan ötürü güvenlik önlemi olarak benzin depoları boşaltılmıştı. Cemal Gürsel Meclis’in önüne gelmiş ve Anıtkabir’e gitmek üzere iki numaralı Devrim otomobiline binmişti. Yola çıkıldı fakat 100 metre kadar sonra motor durdu. Benzinin bittiğini öğrenen Cemal Gürsel de o meşhur sözünü sarf etti; “Batı kafasıyla otomobili yaptınız ama doğu kafasıyla yakıt ikmali unuttunuz.”<br />
Ertesi gün bütün gazetelerin sözbirliği etmişçesine “100 metre gidip bozuldu” başlığını attıkları 2 numaralı Devrim aynı gün Hipodrom’daki geçit törenine katılıyor, basınımız ne bunu, ne de Cemal Gürsel’in Anıtkabir’e bir başka Devrim otomobili ile gittiğini yazmıyor. Hafızalarda 100 metre gidip duran araç olarak kazındı. Acaba bugüne kadar basınımızdan olumlu yazılar almamış olan Devrim Otomobilleri yapılmasaydı, Türkiye’de bir otomotiv sanayi diye bir sanayiden söz edilebilir miydi? Çünkü Devrim Otomobillerinin ortaya çıkmasıyla “Türkiye’de otomobil ve motor yapılamaz” görüşü yıkılmış, tartışmaların yönü değişmişti.<br />
İki adet Devrim&#8217;in Ankara&#8217;daki Cumhuriyet Bayramı törenlerinde görücüye çıkmasından iki gün sonrasına ait bir gazete haberi:<br />
“İlk Türk otomobilinin, Devlet Başkanı Cemal Gürsel&#8217;in arzusuna uyularak kuvveden fiile çıkması, bu imalata taraftar ve muhalif olan iki zümre arasında geniş akisler husule getirmiştir. / Gürsel&#8217;in &#8216;Bir aşağılık duygusu ile bizde otomobil yapılamaz diyenler utansın&#8217; sözünden utanması icap edenler Türk otomobilinin imalatını kendi menfaatlerini düşünerek baltalamak isteyenlerdir&#8230; Devrim adı verilen otomobilin seri olarak imalinin mümkün olup olamayacağı hakkında dün Teknik Üniversitesi Motorlar kürsüsü Doçenti Necmettin Erbakan&#8217;ın malumatına müracaat ettik. / Devlet Başkanı Gürsel&#8217;in yakından tanıdığı ve Türk otomobilini gerçekleştirecek çalışmaları sebebi ile kendisine geniş itimat beslediği hatta bu vazifeyi bir devlet bakanlığı payesinde yürütmesini arzu ettiği Erbakan şunları söyledi: / “Eskişehir Cer Atölyesinin üç ay insanüstü gayret sarf ederek meydana getirdiği iki otomobil, iki özellik taşımaktadır. Birincisi, bizde otomobil yapılamaz diyenlere güzel bir cevaptır. İkincisi, bu işi yapacaklara cesaret vermiştir. Fakat otomobil, Teknik Üniversitesi Motorlar Enstitüsüne sorulmadan yapılmıştır. Üzerinde çalışan arkadaşların otomobil ihtisası yoktur. Cer Atölyesi 1946&#8242;da üç dizel motor yapmış, fakat asıl işi Devlet Demiryollarına hizmet olduğundan seri imalata geçememişti. Eskişehir&#8217;deki hareket bizim davamız için atılmış adımdır. Üç ayda bir otomobil motoru imaline imkan yoktur. Teknik birçok hataları olduğunu kabul etmek lazımdır. Zira otomobil süt sağma makinesi veya dikiş makinesi değil, can makinesidir. Emniyet ister. Bizim on aydır üzerinde çalıştığımız dava başkadır. Biz binanın maketini yaparak övünmek yerine aslını meydana getirmek gayretinde idik. Aslı dediğim şey seri imalattır. Eskişehir&#8217;de arkadaşların yapmağa muvaffak oldukları otomobili tetkik ettikten sonra bunun bizim planlarımıza göre seri şekilde imal edilip edilmeyeceğini söyleyebilirim. Bu maksatla biliyorsunuz 9 firma oto sanayii için birleşmeğe hazırdır. İlerideki iltihaklarla bu rakamın 36&#8242;ya yükseleceğini tahmin ediyorum. Cer Atölyesi ilk adımı atmıştır. Şimdi iş memleket sanayiine bilhassa bunu yapmağa muktedir firmalara düşmektedir.”<br />
(Yeni Sabah, 31 Ekim 1961)</p>
<p>Bünyamin Karabaş</p>
<p>İlk ve son yerli Devrim Otomobili ile ilgili daha fazla bilgi için: <a href="http://www.devrimotomobil.com/" target="_blank">devrimotomobil</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2011/02/e-r-b-a-k-a-n-s-i-z-d-e-v-r-i-m-o-l-u-r-m-u/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hollandaca ve Türkçe Kırk Hadis</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2010/10/hollandaca-ve-turkce-kirk-hadis/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2010/10/hollandaca-ve-turkce-kirk-hadis/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Oct 2010 04:01:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[KIRK HADİS]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=1789</guid>
		<description><![CDATA[1.İyi niyet, sahibini cennete koyar. Goede voornemen zet de eigenaar in de hemel. 2.İman iki bölümdür; yarısı Sabır, yarısı şükürdür....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2010/10/HPIM5443.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-1794" title="HPIM5443" src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2010/10/HPIM5443.jpg" alt="" width="288" height="219" /></a>1.İyi niyet, sahibini cennete koyar.<br />
Goede voornemen zet de eigenaar in de hemel.</p>
<p>2.İman iki bölümdür; yarısı Sabır, yarısı şükürdür.<br />
Het geloof bestaat uit twee delen, de helft van het geduld en de helft daarvan wordt de lof.</p>
<p>3.İslam artar, eksilmez.<br />
Islam groeit nimmer zal vergaan.</p>
<p>4.İyiliklerin seni sevindirir, kötülüklerin de seni üzerse, sen mü&#8217;minsin.<br />
Als uw goedheid je gelukkig maakt en je slechtheid maakt je ongelukkig, jij bent de gelovige moslim.</p>
<p>5.Her iyilik bir sadakadır.<br />
Elke goedheid is een aalmoes.</p>
<p>6.İnsanlardan utanmayan Allah&#8217;tan utanmaz.<br />
De mensen die nooit te schamen mensen, nooit beschaamd van Allah.</p>
<p>7.Bu ümmetten ilk önce kaldırılacak olan haya ve emanettir.<br />
De eerste dingen die zullen worden verwijderd onder de Ummah (opvolger van de profeet Mohammed vrede zij met hem) zijn de verlegenheid en het vertrouwen (escrow).</p>
<p>8.Yiyip şükreden, oruç tutup sabreden gibi sevap alır.<br />
De persoon die eet en lof voor het, krijgt goede daad als de persoon die snel en geduld voor.</p>
<p>9. Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.<br />
Als je geweten hebben wat ik wist dat je het lachen minder, maar je huilt veel.</p>
<p>10.Hikmetin başı Allah&#8217;a saygısızlık yapmaktan korkmaktır.<br />
Het begin van wijsheid is om bang voor te negeren Allah.</p>
<p>11.İnsanın en değerlisi, en çok takva sahibi olanlardır.<br />
De meest waardevolle mensen zijn degenen die meer takwa (vrees van God)</p>
<p>12.Allah &#8216;tan en çok korkanınız ve O&#8217;nu en iyi bileniniz benim.<br />
Ik ben degene die Hem vrezen de meeste en ik ben degene die hem kent de meeste.</p>
<p>13.Sabrediniz ve cezalandırmayınız.<br />
O, gij geduldig en niet straffen!</p>
<p>14.Asıl Sabır musibetin ilk geldiği eneen yapılmalıdır.<br />
De echte geduld moet worden gedaan wanneer het allereerste moment van lastige.</p>
<p>15.Sabır rızadır, razı olmaktır.<br />
Het geduld is de acceptatie, neerleggen bij.</p>
<p>16.Bu din sağlamdır. Onda yumuşaklıkla davranın.<br />
Deze religie is sterk. In deze religie behandelen gemakkelijk.</p>
<p>17.Sizler kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı olarak değil.<br />
Je hebt gestuurd om niet te vereenvoudigen maken het moeilijk.</p>
<p>18.Dininizin en hayırlısı en kolay olanıdır.<br />
De meest gunstige ding in uw godsdienst is het gemakkelijk.</p>
<p>19.Siz bu dini mağlup edemezsiniz.<br />
U kunt niet verslaan deze religie.</p>
<p>20.Şeytan insanoğlunun kanında dolaşır.<br />
De satan wandelt binnen vaartuigen van de mens.</p>
<p>21.Saygın olmak malla, cömertlik ise takva ile olur.<br />
Wordt prestigieuze komt met rijkdom en met de taqwa (vrees van God) komt met vrijgevigheid.</p>
<p>22.Cömert kişinin yemeği şifa, cimrinin yemeği ise hastalıktır.<br />
De maaltijd van de gulle man is de remedie en de maaltijd van de onvriendelijke man is de ziekte.</p>
<p>23.Bir mu&#8217;min Aynı delikten iki defa ısırılmaz.<br />
Een moslim is nooit twee keer geslagen uit hetzelfde gat.</p>
<p>24.Aşırı mal sevgisi alimlerin kalbinden hikmeti alıp götürür.<br />
De overdreven liefde van weelde verwijdert de wijsheid van het hart geleerde.</p>
<p>25.Alimler, halk içinde, Allah&#8217;ın en güvendiği kimselerdir.<br />
Onder de natie, geleerden zijn het meest trustable mensen in de aanwezigheid van Allah.</p>
<p>26.Alimler ümmetimin güvenliğidir.<br />
De geleerden zijn de veiligheid van mijn Ummah (volgeling van profeet Muhammed vrede zij met hem).</p>
<p>27.İlim öğrenen Allah yolunda savaşan gibidir.<br />
Iemand die leert wijsheid is als iemand die vecht voor het pad van Allah.</p>
<p>28.İlim öğrenmeye çalışan evine dönünceye kadar Allah yolundadır.<br />
Iemand die probeert om wijsheid te leren (wetenschap) is op het pad van Allah totdat hij / zij terug naar huis.</p>
<p>29.İki aç vardır ki doymaz: İlmi arayan ve dünyayı isteyen.<br />
Er zijn twee hongerige mannen die nooit een vol gevoel: een van hen is de persoon die op zoek zijn naar wijsheid (wetenschap), de andere is de persoon die wil dat de wereld weelde.</p>
<p>30.İnsanlar iki kısımdır: Öğreten ve öğrenen. Bu ikisinin dışındakilerde hayır yoktur<br />
Mensen verschillen in twee soorten: leerkrachten en leerlingen. Er is geen voorstander (goedheid) buiten deze twee.</p>
<p>31.Allah, bir kulu idareci yapmak istediği zaman ona yardım elini uzatır.<br />
Als Allah wil om een van Zijn dienaren een beheerder, Hij geeft hem een hand (hulp).</p>
<p>32.Hüküm sahibi olanlar, Allah&#8217;ın korudukları hariç meşakkat kapısındadır.<br />
De vorsten zijn over het algemeen in moeilijkheden, behalve degenen die worden beschermd door Allah.</p>
<p>33.İtaat, ancak meşru çerçeve içerisinde olur.<br />
De gehoorzaamheid kan alleen worden in het wettelijk kader.</p>
<p>34.Her şeyin ifsat eden bir afeti vardır. Bu dinin afeti de kötü idarecilerdir.<br />
Alles heeft een ramp die zich ondermijnt. De ramp van deze religie is de slechte beheerders.</p>
<p>35.İslam&#8217;ın en sağlam kulpu Allah için sevmen, Allah için düşmanlık beslemendir.<br />
Liefde en haat voor Allah is de sterkste greep van de islam.</p>
<p>36.Allah &#8216;in dostaları, görüldüklerinde Allah&#8217;ın hatırlandığı kimselerdir<br />
De vrienden van Allah zijn degenen die Allah te herinneren aan mensen wanneer ze verschijnen.</p>
<p>37.Kim bir topluluğu severse, Allah onu o toplulukla birlikte haşreder.<br />
Als iemand houdt van de gemeenschap, Allah brengt hem / haar met die gemeenschap in het paradijs.</p>
<p>38.Ademoğlunun Kalbi, tıpkı kuş gibidir. Bir günde yedi kere değişir.<br />
Het hart van de zoon van Adams is als een vogel, in een dag verandert het zeven keer.</p>
<p>39.Kim bir kimsenin arkasından onda bulunan bir şeyi söylerse gıybet etmiş olur.<br />
Als iemand praat iets achter de rug van iemand die ze al hebben, dat iemand sets geruchten boven water (tot roddels).</p>
<p>40.Allah, dilini Islah eden kişiye merhamet etsin.<br />
Oo Allah mededogen voor hen die geneest zijn / haar tong.</p>
<p>[Kırk Hadis İçin seçme yapılan Türkçe kaynak: Muhtasar Camiu's-Sağir-1 / Suyuti / Yayına hazırlayan: Saffet Bakırcı]</p>
<p>Hollandaca Çeviri : MEDİNE DOĞAN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2010/10/hollandaca-ve-turkce-kirk-hadis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Balkanlarda Ramazan / Star</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2010/08/balkanlarda-ramazan-star/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2010/08/balkanlarda-ramazan-star/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Aug 2010 04:47:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[BALKANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[RAMAZAN]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=1664</guid>
		<description><![CDATA[Ramazan ayının tüm güzellikleri, başta Bosna-Hersek olmak üzere Sırbistan, Hırvatistan ve Karadağ&#8217;da Müslümanlar tarafından Anadolu&#8217;yu aratmayan benzerlikte yaşatılıyor. Yardımlaşma ve...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-medium wp-image-1665" title="aliya kopya" src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2010/08/aliya-kopya-300x249.jpg" alt="aliya kopya" width="300" height="249" />Ramazan ayının tüm güzellikleri, başta Bosna-Hersek olmak üzere Sırbistan, Hırvatistan ve Karadağ&#8217;da Müslümanlar tarafından Anadolu&#8217;yu aratmayan benzerlikte yaşatılıyor.<br />
Yardımlaşma ve dayanışma duygusunun doruk noktaya ulaştığı, geleneklerle ayrı güzellik katılan Ramazan ayı, Batı Balkanlar&#8217;da Osmanlı&#8217;dan kalan adet ve göreneklerle bir başka güzellikte yaşanıyor.</p>
<p>Osmanlı&#8217;nın yaklaşık 500 yıl kaldığı bu topraklarda Ramazanla birlikte adeta &#8221;donmuş zaman manzaralarına&#8221; her köşe başında tanık olunabiliniyor. Ramazan ayının dünyada Anadolu ile en fazla benzerlikte yaşandığı toprakların Balkanlar olduğu, yaşatılan gelenek ve göreneklerden daha iyi anlaşılıyor.</p>
<p>Türk şiirinin ve Türkçenin önemli kalemlerinden Yahya Kemal Beyatlı&#8217;nın &#8221;Kaybolan Şehir&#8221; şiirinde yer verdiği &#8221;Firuze kubbelerle bizim şehrimizdi o; Yalnız bizimdi, çehre ve ruhuyla bizdi o/Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene, biz sende olmasak bile sen bizdesin gene&#8230;&#8221; dizeleri belki de Balkan coğrafyasının ruhunu en iyi yansıtıyor.</p>
<p>Her köşe başında Osmanlı&#8217;ya ait bir izin bulunduğu Bosna-Hersek, doğal güzelliklerinin yanı sıra bu toprakların öz insanı olan Boşnaklarla da ayrı bir değer ve anlam kazanıyor. Osmanlı&#8217;nın çekilmesinin ardından bölgede kalan yüzlerce tarihi eser Boşnaklar sayesinde &#8221;öksüz&#8221; ve &#8221;yetim&#8221; kalmadı. Boşnaklar, kendi değerlerinden bir parça saydıkları bu eserlere sahip çıkmanın yanı sıra yüzlerce yıl önce bu coğrafyada birlikte yaşadıkları Türklerden öğrendikleri gelenek ve görenekleri devam ettirmeyi &#8221;ahde vefa&#8221; olarak değerlendiriyor.</p>
<p>Ramazan ayıyla birlikte Boşnakların bu &#8221;ahde vefası&#8221; daha belirgin hale geliyor. Ramazan ayının başlamasına birkaç gün kala tüm Boşnak aileleri, yakın akrabalarını ziyaret ederek bu kutsal ayı karşılıyor. Ramazanın yaklaşmasıyla birlikte kadınlar evlerde temizlik yaparken, cadde ve sokaklar ile camilerde de Ramazan hazırlığı başlatılıyor. İlk iftarlar için Boşnak kadınlar, Ramazan öncesinden börek, sarma ve çeşitli yemekler hazırlıyor.</p>
<p>Bosna-Hersek&#8217;te Ramazanın en belirgin hissedildiği kentlerin başında belki de başkent Saraybosna geliyor. Cadde ve sokaklar ışıklarla süslenirken, cami minarelerinin şerefeleri ışıklandırılıyor ve Osmanlı&#8217;yı temsil eden &#8221;yeşil ay yıldızlı bayraklar&#8221; minarelerden dalgalanmaya başlıyor. Tarihi Başçarşı&#8217;da bulunan iş yerleri ve camilerde ise Ramazan yine tüm güzelliğiyle kendini gösteriyor.</p>
<p>Tarihi Başçarşı&#8217;nın en görkemli camilerinden olan Gazi Hüsrevbey Camii&#8217;nin avlusunu Ramazanla birlikte genç, yaşlı, kadın, erkek Boşnaklar dolduruyor. Vakit namazlarını cemaatle birlikte kılan Boşnak kadın ve erkekleri, burada öğlen ve ikindi namazının ardından okunan mukabeleye eşlik ediyor.</p>
<p>Saraybosna&#8217;nın kurucularından olan II. Bayezid&#8217;in torunlarından Gazi Hüsrev Bey için kendi adını taşıdığı bu camide 500 yıla yakın süredir, her Ramazanda öğlen namazını müteakip mevlit okutma geleneği yine bu ülkede yaşatılıyor.</p>
<p>Milyecka Nehri kenarında bulunan Hacı Camii&#8217;ne ise Ramazan ayında özellikle kadınlar yoğun ilgi gösteriyor. 1561 yılında inşa edilen, kentin en eski ibadet yerlerinden olan bu camide vakit namazlarının ardından kadınlar için özel olarak mukabele okunuyor.</p>
<p>-TOP ATIŞI TABYA&#8217;DAN-</p>
<p>İftar vaktinin habercisi olan &#8221;top atışı&#8221; ise Saraybosna&#8217;da yine Anadolu&#8217;nun birçok kentiyle örtüşüyor. Kovaçi Mezarlığı&#8217;nın üst kısmında bulunan Osmanlı eseri Beyaz Tabya&#8217;da özel olarak hazırlanan top, belediye görevlisi tarafından ateşleniyor. Şehrin birçok yerinden duyulan bu top atışıyla birlikte Saraybosnalılar oruçlarını açıyor.</p>
<p>Ayrıca Gazi Hüsrevbey Camii&#8217;nin yanı başındaki Osmanlı eseri Saat Kulesi de iftar saatinin bir başka habercisi&#8230; Dünyada eşine çok az rastlanan bir sistemi bulunan Saat Kulesi, ay takvimi sistemine göre çalışıyor. Saat Kulesi&#8217;ndeki mekanizma 12&#8242;yi gösterdiğinde cami kandilleri yanıyor ve şehrin ay yüzlü tepesi Beyaz Tabya&#8217;dan top sesleri yükseliyor.</p>
<p>İftar vaktine doğru ise fırınlar önünde oruçlarını sıcak pide ve ekmekle açmak isteyenler yoğun kalabalık oluşturuyor. Sokaklarından &#8221;buram buram&#8221; pide kokusunun yaşandığı kentin özellikle ara sokakları ve caddeleri akşam ezanıyla birlikte derin bir sessizliğe bürünüyor.</p>
<p>-İFTAR SOFRASININ MENÜSÜ-</p>
<p>Boşnak evlerinde iftar sofrasında önce &#8221;topa&#8221; denilen farklı türden peynirlerin eritilmesiyle hazırlanan menü ön yemek olarak sunuluyor. Devamında &#8221;Begova&#8221; (Bey) veya tarhana çorbası, ana yemek olarak ise Osmanlı Saray mutfağının leziz yemekleri Ramazan sofralarının vazgeçilmezi oluyor. Etli dolmalar, sarmalar, bamya yemeği ve bu ülkeye has ıspanaklı, patatesli, peynirli, etli Boşnak börekleri&#8230; Oruç süresince Boşnaklar aslında yemekten çok kahvenin özlemini çektiklerini söylüyor. Ayrı bir kültür olan kahve, iftar yemeğinin ardından &#8221;olmazsa olmazların&#8221; başında geliyor. İftarın ardından bakır tepsilerde kendilerine ikram edilen lokumla beraber kahvelerini içen Boşnaklar, teravih namazı için evlerinden ayrılıyor.</p>
<p>Ara cadde ve sokaklardaki sessizlik, evlerde orucun açılması ve kahvelerin içilmesiyle birlikte bir anda bozuluyor. Bu defa hemen hemen her 100 metrede bir caminin olduğu &#8221;Stari Grad&#8221; denen Saraybosna&#8217;nın &#8221;Eski Şehir&#8221; kısmında yoğun kalabalık kitleler oluşuyor. Teravihe büyük önem veren Saraybosnalılar, eşleri ve çocuklarıyla birlikte geldikleri camilerde ibadet etmenin hazzını yaşıyor.</p>
<p>Teravihin ardından ise kent adeta &#8221;yürüyen bir şehir&#8221; haline geliyor. Aileler, arkadaş gruplarıyla birlikte Başçarşı ve Ferhadiye Caddesi&#8217;nde &#8221;korza&#8221; yürüyüşü yaptıktan sonra oturdukları kafelerde geç vakitlere kadar sohbet ederek vakit geçiriyor.</p>
<p>Bu arada, iftarını akşam namazının ardından açmak isteyenler için ise cami girişlerine kasede zemzem suyu ve hurma bırakılıyor. İftarını zemzem suyu içip hurma yedikten sonra açan cemaat, akşam namazını camide kıldıktan sonra evine gidip iftar yemeğine devam edebiliyor.</p>
<p>-TASAVVUF MÜZİĞİ KONSERLERİ-</p>
<p>Ramazan akşamlarında Saraybosna&#8217;da musiki etkinlikleri de düzenleniyor. Saraybosna Senfoni Orkestrasının geleneksel Ramazan konseriyle başlayan müzik etkinlikleri, son yıllarda büyük ilgi gören genç kız ve erkeklerin oluşturduğu koroların tasavvuf müziği konserleriyle devam ediyor.</p>
<p>Repertuvarlarında Boşnakça, Türkçe ve Arapça ilahilerin de olduğu genç müzisyenler, kendi ürettikleri bestelerde de büyük kültür mirası olarak gördükleri Türkçe kelimeleri kullanmaya özen gösteriyor.</p>
<p>Ramazan ayı geleneğinin yaşatıldığı bir başka mekan ise Osmanlı eseri tekkeler. Bu mekanlarda teravih namazından sonra sohbet ediliyor, ilahiler ve Mevlana&#8217;nın Mesnevisi okunuyor.</p>
<p>-MOSTAR VE TRAVNİK&#8217;TE DE RAMAZAN BİR BAŞKA-</p>
<p>Başkent Saraybosna&#8217;daki Ramazan atmosferi, Mostar, Travnik, Bihaç ve Gorajde gibi değişik şehirlerde de hissediliyor.</p>
<p>Tarihi dokusu, camileri, köprüleri ve mimarisiyle adeta &#8221;rüya kent&#8221; konumundaki Mostar&#8217;da, halk Neretva Nehri&#8217;nin soğuk ve berrak suyunun kenarında iftarını açmayı tercih ediyor. Yine Mostar&#8217;a 10 kilometre uzaklıktaki Buna Nehri&#8217;nin kaynağına kurulu &#8221;Sarı Saltuk&#8221; olarak da bilinen Blagay Tekkesi&#8217;nin bulunduğu alana da Mostarlılar iftar için gidiyor. Tekke çevresindeki lokantalarda iftarını açan halk, Buna Nehri&#8217;nin kaynağında buz gibi sudan içerek gün boyunca çekilen susuzluğu en iyi şekilde gideriyor.</p>
<p>Bosna-Hersek&#8217;in doğusunda bulunan Gorajde şehri sakinleri de bu yıl Kayseri ilinin desteğiyle inşa edilen yeni camilerinde teravih namazlarını kılabilmenin mutluluğunu yaşıyor. Bosna&#8217;nın en büyük ve en güzel camilerinden biri olan Kayseri Camisi, Drina Nehri&#8217;ne yakın bulunması nedeniyle sıcak yaz günlerinde namaz kılanlara ve mukabelelere katılmak isteyenlere ayrı bir huzur veriyor.</p>
<p>&#8221;Vezirler şehri&#8221; olarak bilinen ve tarihi dokusuyla bozulmamış bir Osmanlı kenti olan Travnik&#8217;te de Ramazan coşkusu bambaşka yaşanıyor. Asırlar boyunca &#8221;inançlı insanlarıyla&#8221; tanınan Travnik şehrinde, Fatih Sultan Mehmet&#8217;in de su içtiği rivayet edilen &#8221;Göksu&#8221; başında lezzetli Boşnak mutfağı yemekleriyle iftar açmanın ayrı bir yeri var. Ramazan ayının tüm güzellikleri, başta Bosna-Hersek olmak üzere Sırbistan, Hırvatistan ve Karadağ&#8217;da Müslümanlar tarafından Anadolu&#8217;yu aratmayan benzerlikte yaşatılıyor.</p>
<p>Osmanlı idaresinde 320 yılı aşkın süre kalan ve o dönemde 273 caminin bulunduğu Sırbistan&#8217;ın başkenti Belgrad&#8217;da bugün, Bayraklı Camisi, Osmanlı döneminden kalan ve halen ibadete açık olan tek cami olma özelliğini taşıyor. Belgrad&#8217;da yaşayan Müslümanlar ise Ramazanda Bayraklı Camisi&#8217;ne giderek namaz kılıyor ve burada okunan mukabelelere eşlik ediyor.</p>
<p>Belgrad&#8217;da yaşayan Müslümanlar ayrıca, Osmanlı&#8217;dan günümüze kalmayı başaran iki türbeyi de ziyaret ediyor. Belgrad&#8217;daki Kalemeydan&#8217;da &#8221;Mora Fatihi&#8221; olarak bilinen Damat Ali Paşa Türbesi ile kale yakınlarındaki Şeyh Mustafa Türbesi&#8217;ni Ramazanla birlikte daha sık ziyaret eden Belgradlı Müslümanlar, burada dua ediyor.</p>
<p>Sırbistan&#8217;da Boşnak nüfusun yoğun olarak yaşadığı Sancak bölgesinde ise Ramazan, Türkiye&#8217;yi aratmayacak şekilde yaşanıyor. Bölgenin en büyük şehirlerinden Novipazar (Yenipazar), Syenitsa, Priboy ve Tutin gibi şehirlerde iftar saatinden önce sokaklar tenhalaşıyor. Pide fırınları önünde uzun kuyrukların oluştuğu bu şehirlerde, iftar sofralarında ise Türkiye&#8217;deki yemeklerin benzerleri hazırlanıyor.</p>
<p>Novipazarlılar, teravih namazı için Osmanlı eseri Altın Alem, Eyüpbeyoğlu, Hayrettin, Kurt Çelebi (Arap) gibi tarihi camilere yoğun ilgi gösteriyor. Teravih namazını aileleriyle birlikte kılan Boşnaklar, namazın ardından kahve içerek vakit geçiriyor.</p>
<p>-ZAGREB CAMİİ&#8217;NDE MUKABELE-</p>
<p>Yaklaşık 100 bine yakın Müslüman&#8217;ın yaşadığı Hırvatistan&#8217;da Ramazanın güzelliğini Boşnak, Arnavut, Türk, Arap, Roman, hep beraber hissediyor. Ülkenin tek camisi olan Zagreb Camisi&#8217;nde namaz kılan Müslümanlar, sabah, öğlen ve ikindi namazlarından sonra okunan mukabeleye eşlik ediyor. Hırvatistan Müftülüğü de Ramazanda ihtiyaç sahipleri için günde 2 bin 500 kişilik iftar yemeği hazırlıyor.</p>
<p>Zagrep Camisi baş imamı Aziz Alili, ülke genelinde bir cami ile 24 mescidin olduğunu, ancak Ramazan günlerinde açılan &#8216;geçici mescitler&#8217; ile bu sayının arttığını söyledi.</p>
<p>-KARADAĞ&#8217;DA ADRİYATİK DENİZİ MANZARALI İFTAR-</p>
<p>Karadağ&#8217;da yaşayan 200 binin üzerinde Müslüman da Ramazanın tüm güzelliklerini yaşamaya çalışıyor. Boşnak ve Arnavut Müslümanların yoğun yaşadığı Biyelo Polye, Rojaye, Podgoritsa ve Ulçin gibi şehirlerde Ramazan sevinci hissediliyor.</p>
<p>Yerel televizyon kanalları, her gün iftar öncesi hazırladıkları özel programlarda Ramazan sohbetlerine ve gençlerin seslendirdiği ilahilere yer veriyor. Bu yıl yaz günlerine denk gelen Ramazanda Karadağlı Müslümanlar için ayrı bir keyif de sahildeki Ulçin&#8217;e giderek Adriyatik Denizi manzarasında iftar açmak oluyor.</p>
<p>kaynak: <a href="http://www.stargazete.com/dunya/balkanlarda-ramazan-coskusu-haber-286097.htm" target="_blank">link</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2010/08/balkanlarda-ramazan-star/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İSMET ÖZEL – KIRK HADİS</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2010/04/ismet-ozel-%e2%80%93-kirk-hadis/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2010/04/ismet-ozel-%e2%80%93-kirk-hadis/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Apr 2010 05:47:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[KİTAP]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=1420</guid>
		<description><![CDATA[“İnsanlar altın ve maden gümüşleri gibi madenlerdir. Cahiliye devrindeki hayırlılarınız İslam devrinde de hayırlılarınızdır.” Buhari, Enbiya, 19; Menakıb, 1; Müslim,...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-full wp-image-1421" title="176920090208064808545" src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2010/04/176920090208064808545.jpg" alt="176920090208064808545" width="182" height="300" />“İnsanlar altın ve maden gümüşleri gibi madenlerdir. Cahiliye devrindeki hayırlılarınız İslam devrinde de hayırlılarınızdır.”<br />
Buhari, Enbiya, 19; Menakıb, 1; Müslim, Fezâilü’s Sahâbe, 199; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 257, 260, 391.<br />
Bizim Müslümanlığımız asırları aşıp, çağları geride bırakıp bize kadar ulaştıysa bunun temelinde asrı saadetteki müşriklerin şecaati yatar. Bu hükmün size çok şaşırtıcı görüneceğini biliyorum. Açıklayayım: İslamiyet’in neşet ettiği sırada müşrikler kalitesiz ve ucuz adamlar olsalardı putların uluhiyetine yapılan bu tecavüzü, yani “La ilahe illallah Muhammedün Rasulullah” sözünü kaale bile almazlardır. Halbuki insanlar putları aleyhine söylenen bir söz üzerine kılıçlarına davranıyor. Demek ki bu adamlar sahip oldukları değerler karşısındaki duyarlılıkları itibariyle çok kaliteli adamlar. Değerlerine önem vererek yaşayan insanlar. Bu insanlar Müslüman oldukları zaman aynı derecede İslamiyet’e önem verdiler. İyi (altın) müşrik, iyi (altın) Müslüman oldu sonuçta. Ve onlar şirk içindeyken dinlerine gösterdikleri özeni İslam’a gösterdiler. Bu bağlamda Hz. Ömer, hepinizin bildiği gibi, çok çarpıcı bir örnektir. Hz. Ömer’in Müslüman oluşuyla sonuçlanan olay onun Rasulullah’ı öldürmek niyetiyle yola çıkışıyla başlar. Ve, Ömer, Ömer ül-Faruk diyoruz ona, bir kabile reisi olması hasebiyle Müslüman olduğu zaman içinde bulunduğu kabileyi parçalamıştır. Kendi kabilesi içinde Ömer Müslüman olduğu için Müslüman olmayı tereddütsüz kabul eden insanlar çıkmıştır. Fakat benim Hz. Ömer denince anlatmadan edemediğim bir şey var: Onun hicret etmesi. Bildiğiniz gibi Rasulullah da dahil bir çok insan Mekke’den Medine’ye kaçak yolla yani müşrikler fark etmesin diye tedbir alarak gitti. Hatta Hz. Ali Rasulullah’ın yatağında, onu hala yatıyor sansınlar diye ona ulaşacak bir tehlikenin kendisine gelmesini üzerine alarak yattığını, Hz. Ebubekir ile Rasulullah’ın bir mağaraya gizlenmek zorunda kaldığını biliyoruz. İşte böyle bir durumda, kayıtlardan öğreniyoruz ki Hz. Ömer hicretini şu şekilde gerçekleştirmiş: Mekkeli müşriklerin ileri gelenlerinin de aralarında bulunduğu bir grup insan oturduğu yerin yakınından geçip Kâbe’yi tavaf etmiş ve sonra müşriklerin yanına, yanılmıyorsam at üzerinde, yaklaşmış ve şöyle demiş. “Ben Medine’ye hicret ediyorum. Eğer karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen biri varsa ileriki tepenin arkasında onu bekliyorum.”</p>
<p>Ve atını sürüp gitmiş. İşte bu zat, cahiliye devrindeki hayırlı vasfını İslam’da da aynen göstermiş bir kişi olarak hafızalarımızda hiçbir zaman silinmeyecek.<br />
Bunun kendi çapında yansımalarını günlük sosyal hayatımızda hâlâ görebiliriz. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu şartlarda insanların madenler gibi oluşları ve cahiliye devrindeki iyi niyetlerini İslam’da da devam ettirdikleri gerçeği çok önemli, aydınlatıcı bir gerçek. Günümüzde her zamankinden çok daha işimize yarayan bir bilgi. Özellikle Türkiye’nin akıbeti söz konusu olduğunda Müslümanlardan neler beklenebilir sorusunu biz bu hadis-i şerifin ışığında değerlendirmeliyiz. Yani Müslümanlar Cennete gidebilirler. Çünkü biz bugün hayatta, bu dünya hayatında kimin cennete kimin cehenneme gideceği konusunda karar verme yetkisine sahip yaratıklar değiliz. Ama gözlemlerimiz şu noktayı tebarüz ettirmeyi gerektiriyor: Türkiye’de Müslüman kimliğine sahip çıkan insanlar aynı zamanda Türkiye’nin kaderi konusunda da sorumluluk alma kapasitesinde insanlar olmak zorundadır. Bu kapasiteyi taşımamaları halinde bu insanların birer maden olarak çok değersiz maden sırasında satıldıklarını, ucuz maden olmakla da onlara para saymış birilerinin elinde ne şekle girdiklerini söyleyebiliriz. Şunu söylemek de mümkündür, Müslüman vasfımızı itikadımızın hakkını verecek derecelere ulaştırmak da yükümlü insanlar olmak zorundayız. Bizim ne cins madenler olduğumuz konusunda bir değişiklik yapma şansımız yoktur; ama en azından o madenin ne işe yarayacağı konusunda, işe yarayıp yaramayacağı konusunda bir iradi seçimimiz olabilir. Bu anlamda Türkiye’de yaşayan Müslümanlara bakıp bunların altın, gümüş, krom, bakır vb. hangisinden olduğunu hesaba katmamız lazım ve eğer bir şey bekliyorsak, o madenlerden bekleneni, ancak onların verebileceğini de bilmemiz lazım. Acaba gümüşken altın, altınken bakır olabilir miyiz? Hadis-i şeriften öğrendiğimiz kadarıyla bu mümkün değil! En doğrusu ne cins madenler olduğumuzu fark edebilmiş isek o madenin ne işe yarayacağı, o madenin en iyi nasıl kullanılacağı konusunda kendimize yer seçmemiz gerekir. Bakır olduğu halde altınmış gibi hareket etmek doğrudan doğruya kalpazanlık olur. Onun için ayağımızı denk alışımız bu hadis-i şerifin bize kazandırdığı duygular sayesinde olması lazım.</p>
<p><strong>Bünyamin Karabaş Kırk Hadis kitabından aşkla hazırladı</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2010/04/ismet-ozel-%e2%80%93-kirk-hadis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Azmin Yönetmeni Ahmet Uluçay</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2010/04/azmin-yonetmeni-ahmet-ulucay/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2010/04/azmin-yonetmeni-ahmet-ulucay/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Apr 2010 19:32:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ahmet Uluçay]]></category>
		<category><![CDATA[SİNEMA]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=1391</guid>
		<description><![CDATA[1954’de Kütahya’da (Tavşanlı-Tepecik köyü) doğan senarist ve yönetmen Ahmet Uluçay, 1960 yılında, ilkokuldayken köye gelen bir seyyar sinemacı sayesinde sinemayı...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-1392" title="ahmetulucay" src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2010/04/ahmetulucay-300x225.jpg" alt="ahmetulucay" width="300" height="225" /> 1954’de Kütahya’da (Tavşanlı-Tepecik köyü) doğan senarist ve yönetmen Ahmet Uluçay, 1960 yılında, ilkokuldayken köye gelen bir seyyar sinemacı sayesinde sinemayı tanıdı ve sevdi. Her gece yatağa girişinde giderek büyüyen sinema tutkusunu hiçbir zaman kaybetmedi. 12 yaşında bir arkadaşıyla sinema makinesi yapmak için üç yıl uğraştı.  Sonra bir ahırda köylülere film göstermeye başladı; sinema çöplüklerinden film toplayıp, kareleri birbirine ekler, bir kaç saniyelik görüntüler elde ederek, deniz ve ormanı seyrederlerdi.   Ailesi bu sinema uğraşının zengin insanlara mahsus bir durum olduğunu, uğraşmaması gerektiğini anlattı.</p>
<p>Kamyon şoförlüğü, Tabutçuluk, İnşaat işçiliği hatta ilk uzun metrajlı filminin masrafını çıkarmak için yem fabrikasında çalıştı.   Uluçay tüm bu zor şartlara rağmen sinema sevdasından vazgeçmedi. Almanya da yaşayan bir gurbetçiden aldıkları VHS Kamera ile ilk kısa film çekimlerine başladı, kameranın aküsü olmadığından sadece elektrik bulunan ortamlarda çekim yapabiliyordu. Filmde çekilmesi gereken mezarlık sahnesini de köy odasına kurdukları dekorla gerçekleştirmişlerdi. İlk kısa filmini de böylece çekti. Filmin kurgusunu ise, tavukçuluk yapan arkadaşı İsmail Mutlu’ya yaptırmıştı. Filmi birilerinin izlemesi gerekti tabi. Anadolu Üniversitesine bağlı sinema bölümlerine yolladılar.  İzleyenler tarafından çok beğenildi, Uluçay’ın filmi.   Bu süreçten sonra kısa film çekimlerine devam etti ve birçok ödülün sahibi oldu.</p>
<p>İlk uzun metrajlı filmi ise, 2004 yapımlı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmidir. Yönetmen bu filmde, azmin ve aşkın hikâyesini olağan bir sadelikle anlatır bize. Türk sinemasının unutamayacağı ve eskitemeyeceği bir film olarak yerini aldı, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak.    Ahmet Ulaçay bu filmle bizlere farklı birilerinin hikâyesini anlatmadı, tam da kendi hikâyesini anlattı aslında. Ve bu hikâyeye şahit olanlar herkes de, kendi payına düşen bir şeyler aldı bu filmde. Belki de bu yüzdendir filmin bağlayıcılığı.        Uluçay bu filmle, neler yapabileceğini göstermişti bizlere. Ama ömrü yetmedi, senelerdir atlamadığı hastalığı onu 30 Kasım 2009’da yakaladı    Hayata giremiyorum, bir uyumsuzluğum var, demişti bir söyleşisinde. İşte bu uyumsuzluğu baki kaldı. Belki de Uluçay’ı bize özetleyen de bu cümlesidir.</p>
<h1 id="profile_name">Bünyamin Karabaş</h1>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2010/04/azmin-yonetmeni-ahmet-ulucay/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TASAVVUF VE EYLEMİN İÇİNDE BİR DERVİŞ: NURİ BAŞ</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2010/02/tasavvuf-ve-eylemin-icinde-bir-dervis-nuri-bas/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2010/02/tasavvuf-ve-eylemin-icinde-bir-dervis-nuri-bas/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 20:40:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÖNÜL ERLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Baş Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=1310</guid>
		<description><![CDATA[Mehmet Akif İnan, “Her eylem yeniden diriltir beni” diyerek, eylemin önemine atıf yaptı. Bu mısra dilden dile söylenip, duruşu sağlam...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-full wp-image-1311" title="Nuri Amca" src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2010/02/Nuri-Amca.jpg" alt="Nuri Amca" width="417" height="627" />Mehmet Akif İnan, “Her eylem yeniden diriltir beni” diyerek, eylemin önemine atıf yaptı. Bu mısra dilden dile söylenip, duruşu sağlam Müslümanlar için bir işaret fişeği oldu. Bunu her duyduğumda işte benim de kanım kaynar. Heyecan katsayım artar. Fakat hiçbir şey yaşlı bir tasavvuf erbabının gözlerinde gördüğüm heyecan kadar beni heyecanlandırmamıştır.</p>
<p>Nuri Baş Hoca’yı ömrünün son bir yılında tanımış ve onunla hemhal olmuş biri olmak ne denli önemlidir anlatamam. Hele cenazesinde gördüğüm yüzlerce insanın aynı duygu yoğunluğuyla o’nun tabutuna el vermesi. Sonra o insan seli arasında kabrine toprak atamamanın verdiği hüzünle uzak bir köşede kalmam.</p>
<p>Torunu, Nuri Baş’ın vefatından sonra şöyle demişti: “Hayatı hep bir aceleyle yaşadı. Gidişe de öyle oldu.”  Evet. Nuri Baş’ı tanıyanlar, o yaşlı kalıbına sığdıramadığı aceleciliğe, heyecana bizzat şahit olmuştur. Aklı hep bir adım ötesindeydi. Duaya verdiği önem kadar eyleme de önem veriyordu. Bir hayır işimi var, en ön safta dururdu. Gençlere yakinen ilgilenirdi. Tasavvufun ehemmiyetinden her bahis açtığında gözleri parlar, nefsi terbiye etmemin mümtaz sırlarını ifşa ederdi.</p>
<p>Bir genç olarak, kendimi o yaşlı muhteremin yanında daha bi genç hissederdim. Bize “efendim” diyerek hitap etmesi beni mahcup eder, o latif diline her seferinde bir kez daha hayran olurdum. Onunla her buluştuğumda, dilin insanın hayatını güzelleştiren ana unsur olduğunu bir kez daha hatırlar, bu konuda kendime çeki düzen vermeye gayret ederdim.</p>
<p>O’nunla tanışmama vesile olan Süleyman Gökmen’le bir fabrikanın metruk mescidinde karşılaşmıştım ilk kez. Ertesi hafta beni ona götürmüştü. Nuri Baş Hoca’ya gidiş gelişlerimiz Süleyman Gökmen gibi sıkı bir dostu bizatihi tanımama da vesile oldu. Bu açıdan o benim hayatıma dost bereketi de katmıştı. Ağabeyim Cihad Meriç’le her buluşmamızda birbirimize o’nu anlatır, örnek bir şahsiyetin peşinde olmanın alamet-i farikasını hatırlardık. Cihad Meriç Nuri Baş Hocamızın şahsiyetinin yanı sıra, onun tüccar tarafına da atıf yapar her zaman olduğu gibi konuyu ahiliğe getirirdi. O, Cihad Meriç’in birnevi Ahi Babasıydı.</p>
<p>Vefat ettiği gün, kendimi o’na bağlanmış biri olarak gördüm. Yaşarken dünya telaşesinden dolayı bunu fark edememişim. O’nun kimi zaman mütebessim, kimi zaman hoş sohbet, kimi zaman sıkı bir düzen eleştirmeni, kimi zaman esaslı bir şair olan tarafları beni kendinde bende etmiş meğer. Her aklıma geldiğinde işte bu yüzden kendime bir kez daha çeki düzen vermeye çalışıyorum. Ümmetin sohbet meclisleriyle dirileceğine tekrar inanıyorum.</p>
<p>Selman Maltaş / İstanbul / 15  Şubat 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2010/02/tasavvuf-ve-eylemin-icinde-bir-dervis-nuri-bas/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HAYATIN İÇİNDE BİR TEFEKKÜR KALESİ</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2010/01/hayatin-icinde-bir-tefekkur-kalesi/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2010/01/hayatin-icinde-bir-tefekkur-kalesi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 Jan 2010 04:24:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Atasoy Müftüoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[FİKİR ERLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[HAYATIN İÇİ-NDEN]]></category>
		<category><![CDATA[RÖPORTAJ]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=1092</guid>
		<description><![CDATA[[Cihad Meriç'in Notu: Biz onu severiz, o gençleri sever, kapısı her daim açık bir gönül eridir. Mektuplarımla kendisini ziyaret etmiştim....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1093 aligncenter" title="atasoy müftüoğlu" src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2010/01/atasoy-müftüoğlu.jpg" alt="atasoy müftüoğlu" width="515" height="410" /></p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: left;"><strong>[</strong><em><strong>Cihad Meriç'in Notu:</strong> Biz onu severiz, o gençleri sever, kapısı her daim açık bir gönül eridir. Mektuplarımla kendisini ziyaret etmiştim. Şimdiye kadar kapısını tıklamak nasip olmadı; fakat en kısa zamanda bu da olacak inşallah. Bir dost "Yarın Eskişehir'e Atasoy Ağabey'i ziyarete gidelim." diye boşuna dememiş. Büyük ihtimal dünyabizim'den Adem Bey'in hazırladığı yazıyı okumuştur.</em><strong>]</strong></p>
<p>Atasoy Müftüoğlu…  Yeryüzü coğrafyasının büyük üstadı. “Firak”la başlayan yolculuğuna daha nice eserler ekleyerek yürüyen Büyük Doğu yolcusu. Eskişehir’de yaşıyor ama yüreği ve aklı bir bakmışsınız Somali’de, bir bakmışsınız Çeçenistan’da Keşmir’de, Kudüs’te, Kandahar’da, Halep’te, Moro’da, Lion&#8217;da, Heidelberg&#8217;de, Pekin&#8217;de yürüyüşüne devam ediyor. Soluğu hiç kesilmeyen bir atlıdır O; “Önden Giden Atlılar”ın en en soylu olanlarından…</p>
<p>Kendisiyle ufak fakat minvali kainatı ve içimize doğru giden yolları kapsayan bir söyleşi gerçekleştirdik.</p>
<p><strong>1- Atasoy Müftüoğlu güne nasıl başlıyor?</strong></p>
<p><strong>Her sabah yeni başlangıçlara, yeni ufuklara, yeni dostluklara uyanırım</strong></p>
<p>Her sabah; hiç aksatmadan, sabah namazından yarım saat önce hayata uyanırım. Bu saatler benim için son derece heyecanlı saatlerdir. Yeni bir sabaha sağlık ve esenlik içerisinde uyanmak; yeni başlangıçlara, yeni ufuklara, yeni ilişkilere, yeni çalışmalara, yeni dostluklara uyanmaktır. Sabah namazından sonra kitaplığımda eski kitapları karıştırmak, eski kitaplardan kimi bölümler okumak bana büyük bir haz verir. Bu saatler benim için şiirsel saatlerdir, şiirsel vakitlerdir. Bu vakitler içsel ve içten inşalar için insana büyük imkanlar kazandırır.</p>
<p>Her sabah evden mümkün olan en erken saatte ayrılırım. Yeni ve güzel haberler alırım umuduyla neredeyse koşarak büroya giderim. Eskişehir’de hayatım evim ile bürom arasında geçiyor. Evden büro’ya yürüyerek gidip geliyorum. Eskişehir’de her yere yürüyerek gider gelirim. Ev ile büro arası 40 dakika sürüyor. Büro’ya gelirken günlük gazeteleri alır, gazetelerde yalnızca kimi köşe yazılarını okurum. Güncelliğe boğulup kalmaktan korkarım. Sabahleyin genellikle Eskişehir dışından misafirlerim olur. Ziyaretçilerim daha çok gençler, öğrencilerdir.</p>
<p><strong>Gençlerle iç içe olmak hayatın dinamiği olmalı</strong></p>
<p><strong>Gençlerle protokolsüz ilişkilerimiz var.</strong> Büro’ya gelmek için randevuya ihtiyaç yok. Eskişehir’de bulunduğum günlerde bütün saatlerde büromuz ziyaretçilere açık. Bu öğretim yılında, geçen yıl başlattığımız bir programı sürdürüyoruz. Programımızın adı: “Yeni başlayanlar için yeni bir çerçeve” adını taşıyor. Bu yeni çerçeve, <strong>Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı (İşaret Yayınları), Mevlana Mevdudi’nin Tercümanül- Kur’an’ı (İnkılab Yayınları), İsmail Raci Faruki’nin Tevhid’i (İnsan Yayınları) yine İsmail Raci Faruki’nin İslam Kültür Atlası (İnkılab Yayınları)</strong> gibi kitaplardan oluşuyor.</p>
<p>Gençler’in; bu kitapları özümseyerek, bir ahlaka/bilince/tavra/tarza dönüştürerek, bu kitaplardaki çerçeveleri yaşanılır kılıncaya kadar okumalarını istiyoruz. Bu kitaplar hakkında kendileriyle konuşuyoruz. Bu öğretim yılında 100 civarında arkadaşımıza bu kitapları kazandırdık.</p>
<p>Bu programın dışında son birkaç yıldır sürdürdüğümüz<strong> tarih felsefesi okumaları</strong>nı bu yıl da sürdürmeyi planlıyoruz. Günümüz dünyasını yakından izlemeye çalışıyoruz. Entelektüel dünyanın nabzını tutalım istiyoruz. Gençlerin kültürel yerelliklerle, dinî yerelliklerle kendilerini sınırlandırmamaları gerektiğini düşünüyoruz. Bu çalışmalarla gençlerin entelektüel düzeylerini yükseltmeyi amaçlıyoruz.</p>
<p><strong>2- Öğle aralığında Atasoy Müftüoğlu hangi kapıları  aralıyor?</strong></p>
<p>Misafirlerime imkanım ölçüsünde kitaplar armağan ediyorum</p>
<p>Öğle saatlerini de büroda geçiriyorum, öğle namazını büroda kılıyorum. Hangi saatte olursa olsun misafirlerimize, özellikle de Eskişehir dışından gelen misafirlerimize taze <strong>simit ve çay ikram ediyorum. Her misafirin bir elma istihkakı da var. </strong>Kitap konusunda, okuma konusunda hassasiyetlerini bildiğim ya da öğrendiğim arkadaşlara imkanım ölçüsünde kitaplar armağan ediyorum. Şimdiye kadar evimize ya da büroya gelen misafirlere kitaplığımın neredeyse yarısını armağan ettiğimi söyleyebilirim. Kuşkusuz ben de armağan kitaplar alıyorum, bekliyorum.</p>
<p>10406Yazı çalışmalarımı büroda sürdürüyorum. Yazılarımı ziyaretçilerin bulunmadığı saatlerde yazmaya çalışıyorum. Benden yazı talep eden herkese olumlu yanıt vermeye çalışıyorum. Şimdiye kadar kendi arzumla her hangi bir yerde yazı yazmadım. Birbirinin devamı sayılabilecek yazılar ve kitaplar yazıyorum.<strong> Profesyonel değilim, usta değilim, iddialı değilim. </strong>Bir sorumluluğu yerine getirmek üzere yazıyorum. Kendime özgü bir tarzım var. Her konuda yazabilecek bir yeteneğim yok.</p>
<p>Verimli bir sohbet yazmağa değer noktalara götürür</p>
<p>Pek çok yazı bürodaki sohbetler sırasında kendiliğinden biçimlenir. Ayrıntılara yer vermeyen özet yazılar, özet kitaplar yazdım, yazıyorum. Yazarken teknik bir hazırlık yapmam. Genellikle öğle saatlerinde postacı gelir, kargocu gelir. Postadan mektuplar çıkar, kargodan dergiler ve kitaplar çıkar. Gelen mektupları aynı gün yanıtlamaya çalışırım. <strong>Her gün mutlaka birkaç mektup yazarım.</strong> Mektup günümüz insanının gündeminden çıkıyor artık. Dolayısıyle mektup yazanlar da azalıyor.</p>
<p><strong>Mektuplaşma birebir yakınlaşmanın yöntemi</strong></p>
<p>Gençlerle mektuplar aracılığıyla konuşuyoruz, görüş alışverişinde bulunuyoruz. Kimi zaman tartışıyoruz. Dostluklar ve dayanışmalar tükeniyor. Eski arkadaşlarımızla ilişkilerimiz protokol ilişkilerine dönüşüyor. Kimi arkadaşlarımız politikacı oldular, kimi arkadaşlarımız iş adamı oldular, kimi arkadaşlarımız bürokrat oldular, kimi arkadaşlarımız farklı cemaat tercihleri yaptılar.</p>
<p>Kimi arkadaşlarımız kendi adlarıyla anılan cemaatler kurdular. Kendi gündemleriyle, yöntemleriyle, çevreleriyle, ilişki biçimleriyle, konumlarıyla büyülenen arkadaşlarımız, kendi dünyalarına kapandılar ve bizimle ilişkilerini kestiler. Bu nedenle ben şimdi kiminle sorumluluk alışverişi yapabileceğimi, kiminle hangi konuları paylaşabileceğimi, kiminle hangi tarzda/bağlamda konuşabileceğimi kestiremiyorum. Kimi eski arkadaşlarıma ofislerindeki sekreterya duvarları sebebiyle ulaşmayı başaramıyorum.</p>
<p><strong>3- Atasoy Müftüoğlu ikindi vakti dünyanın neresindedir?</strong></p>
<p>Medyatik ilgilerin gündemimizi belirlemesinden çok korkarım</p>
<p>Sabahları hayata çok heyecanlı bir şekilde başladığımı söylemiştim. Bu heyecanı bütün bir gün sürdürdüğümü söyleyemem. Büro’ya gelen arkadaşlara ne pahasına olursa olsun temel sorular ve temel sorunlar üzerinde yoğunlaşmak zorunda olduğumuzu anlatmaya çalışırım. Bilgimizi, bilincimizi çoğaltarak bağımsızlığımızı da çoğaltabileceğimizi söylerim. Kaba, ucuz, düzeysiz hamasete karşı arkadaşları uyarırım. Hayatımızın içeriğini yoğunlaştırmamız, derinleştirmemiz konusunda hassas olmamız gerektiğini söylerim. Entelektüel hareketsizliğin mazur görülemeyeceğini, algılarımızın kendimiz tarafından yönetilmesi gerektiğini, her türlü manipülasyona karşı bilincimizi tahkim etmemiz gerektiğini konuşuruz.</p>
<p>Yeni keşifler için, yeni boyutlar için, yeni ufuklar için bir açlık, bir merak içerisinde bulunmamız gerektiğini; üstadlarımızı/ağabeylerimizi izlerken eleştirel bir dikkat içerisinde bulunmamız gerektiğini, üstadlarımızın/ağabeylerimizin de yanlışlar yapabileceklerini, yanlışlar yaptıklarını örnekler vererek gençlere anlatırım. Bu nedenlerle gençlerin bizleri aşmaları gerektiğini onlara telkin ederim. Her kuşağın kendi dönemine özgü bir dili/söylemi/sorumluluğu olması gerektiğine inanırım.</p>
<p>Bu nedenle gençlerin bizim kuşakları taklit etmelerinin çok yanlış olduğunu belirtirim. Gençlere İslam ailesine ait ortak renkleri, ortak hassasiyetleri, ortak kaygıları temsil etmelerini, hizip adamı olmamalarını, hiç kimsenin adamı olamamalarını, her durumda Allah’a ait olmalarını, namımız yürüsün diye hiç bir şey yapmamaları gerektiğini, İslami bir kültür devrimini başarmak için evrensel ufuklara, dayanışmalara, üretkenliklere sahip olmamız gerektiğini anlatmaya çalışırım.</p>
<p><strong>4- Akşamları  hangi minval üzeredir?</strong></p>
<p>Aile içinde karşılıklı paylaşımın saatleri başlar</p>
<p>Akşam yemekleri evimizde erken yenir. Kimi zaman sofranın hazırlanması konusunda eşime yardım ederim. Evde eşimle bir araya geldiğimizde kendisine günün özetini anlatırım. İlgili günün haberleri/yazıları/yorumları konusunda karşılıklı değerlendirmeler yaparız. Eşim çok dikkatli bir gazete okuyucusudur. Bilmediğim konuları eşime, çocuklarıma danışırım. Merhum babam benden her hangi bir şey öğrenmek istemezdi. Ben çocuklarımdan yararlanıyorum. Onların dünyaya bakışı kuşkusuz bizim bakışımızdan daha genç. Onlar küresel dönemin bütün iletişim-etkileşim imkanlarını çok güzel bir şekilde kullanıyor.</p>
<p>Ben bilgisayar-internet-ceptelefonu vb kullanmıyorum. Bütün bunların beni kitapla ilgili yoğunluklarımdan uzaklaştırabileceğini düşünüyorum. İnternete taşınan arkadaşlarım kitap okumayı bıraktılar. Televizyon seyretmiyorum. Çok nitelikli sinema filmleri olduğunda eşim beni haberdar ediyor, birlikte seyrediyoruz. Vakitlerini televizyon’a ayıran arkadaşlarımızın da kitapla ilgili hassasiyetleri yok oluyor. Akşam namazlarından sonra eşimle birlikte bir çay mola’mız oluyor. Çayları genellikle ben hazırlıyorum.</p>
<p>Sadece insan ilişkileri değil kitap ilişkileri de o denli mühim</p>
<p>Hiç kimseye benim kitaplarımı okuyup okumadıklarını sormam, merak etmem. Ancak kitapla ilişkilerini sorarım. Eşim ve çocuklarım da benim kitaplarımı okumadılar, ancak kendi tercihleri doğrultusunda okuyorlar. Hepsi İstanbul’da yaşayan üç oğlum var onların sağladıkları imkanlarla son birkaç yıldır Türkiye dışına kültür gezileri yapıyoruz. Geçen yıl hep birlikte Endülüs’e gitmiştik. Hepimiz çok etkilendik, çok sarsıldık, çok büyük bir hüzne garkolduk. Sizin, bu söyleşi için beni aradığınızda da Portekizdeydik, orada, Lizbonda İslam sanatları sergisini gezdik. 11 nci yüzyılda Lizbonda İslami yoğunluklar olduğunu öğrendik. Akşamları, akşamdan sonraları evde daha çok yeni yayınları okuyarak vaktimi değerlendiririm. Pek çok kitabı birlikte okurum. Her yeni kitabı piyasaya çıktığı gün almak için çok çaba harcarım. Kimi kitapların piyasaya çıkışını büyük bir merakla beklerim. Kimi akşamları eşimle birlikte kitapçıları dolaştığımız olur. Şu günlerde yeni çıkan pek çok kitabı eleştirel bir dikkatle okumaya çalışıyorum.</p>
<p><strong>5- Atasoy Müftüoğlu geceyi/geceleri nasıl yaşıyor?</strong></p>
<p><strong>Kalabalıklardan, kalabalık ilgilerden uzakta yaşıyorum</strong></p>
<p>Ben, içerisinde yaşadığımız dönemde ahlaki bir ses, sorumlu bir ses olmaya çalışıyorum. Hepimizi derinden yaralayan rahatsız eden gelişmelere karşı duyarlı  bir çevre oluşturmaya çalışıyorum. Kendi ismimle anılan her hangi bir şey yapmak istemiyorum. Ahlaki sorgulamalar yaparak, ahlaki duruşu bir eyleme dönüştürelim istiyorum. Bilinçli çabaların süreklilik gösteren çabalar olduğuna inanıyorum.</p>
<p>Kültürel bir çürüme döneminde, kültürel yoksullaşma döneminde, ayrıntı kalabalıklarından kurtularak, bütün bilinç kapılarını genç kuşaklar için sonuna kadar açmamız gerektiğini düşünüyorum. Bütün bu nedenlerle Rabbimizin bize katından lütfettiği, içerisine doğduğumuz bütün vakitleri; sınırlarımızın ve sorumluluklarımızın bilincinde olarak; hiç bir aşırılığa, bencilliğe, narsisizme, bağnazlığa düşmeden değerlendirmeye çalışıyorum.</p>
<p><strong>Güncel olan hayattır, kalıplarla ve imgelemelerle tamamını göremezsiniz</strong></p>
<p>Kalıpçı yaklaşımlara; moda ilgilere, moda konulara, moda kitaplara itibar etmiyorum. Hayatı bir bütünlük içerisinde yaşamaya gayret ediyorum. Dışlanma ve yalnızlaşma korkusu taşımadan farklı olmaya cesaret etmemiz gerektiğini düşünüyorum. 43 yıldır Eskişehir’de yaşadığım halde, bugün gelmiş kadar bu kente yabancı olduğum için, her hangi bir gece etkinliğine katılmıyorum.</p>
<p>Kalabalıklardan, kalabalık ilgilerden uzakta yaşıyorum. Kalabalıkların ilgisini çekecek bir dile, söyleme, tarzı ihtiyaç duymuyorum, saygı da duymuyorum. Sayılara değil, niteliklere önem vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Sabahları çok erken kalktığım için, geceleri en geç saat 23’de yatıyorum.</p>
<p>Sizin için, hepimiz için aziz vakitler, aziz uğraşlar, aziz dostluklar, aziz ilgiler, aziz bir ömür ve aziz bir gelecek dua ediyorum.</p>
<p><strong>Adem Turan ne güzel bir &#8216;adam&#8217;a sordu.</strong></p>
<p>kaynak: <a href="http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=2662">dunyabizim.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2010/01/hayatin-icinde-bir-tefekkur-kalesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GERÇEK BİR VATANPERVER</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2009/11/gercek-bir-vatan-perver/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2009/11/gercek-bir-vatan-perver/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 08:17:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[FİKİR ERLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=762</guid>
		<description><![CDATA[Ali Şükrü Bey, ilk meclisin meşhur kahramanlarından. Musul meselesine koyduğu tepki sonucu topal osman tarafından imha edilmiş münevver bir kişilik....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-full wp-image-763" title="ali şükrü bey_son" src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2009/11/ali-şükrü-bey_son.jpg" alt="ali şükrü bey_son" width="600" height="373" />Ali Şükrü Bey, ilk meclisin meşhur kahramanlarından. Musul meselesine koyduğu tepki sonucu topal osman tarafından imha edilmiş münevver bir kişilik. Sadık Bey&#8217;in, Said Nursi&#8217;nin hayatını anlattığı <strong>Dem</strong> romanında bahsettiği o günleri, Avni ÖZGÜREL radikal&#8217;de kaleme almış.</p>
<p>Mevzunun Gerisini Avni Bey&#8217;den dinleyelim.</p>
<p>Lozan&#8217;da, Musul&#8217;un bize kalmayacağı anlaşılmıştı. Atatürk&#8217;le muhalefetin sözcüsü Ali Şükrü Bey kavga halindeydi. Sahneye çıkan Topal Osman Ağa, Ali Şükrü&#8217;yü bir bağ evinde öldürdü.</p>
<p>Ne zaman gündeme gelse &#8216;İslamcılık, gericilik&#8217; etiketi yapıştırılarak göz ardı edilen bir vaka bu hafta konumuz. Aradan tastamam 80 yıl geçti. Artık bugün bizler gecikmeyle de olsa bazı şeyleri olayın gerçeklik çerçevesi dışına taşırmadan konuşabilir hale geldik.<br />
Ankara&#8217;da 1920 Mayısı&#8217;nda, yani Meclis&#8217;in açılmasından bir ay sonra,<br />
&#8216;İkinci Grup&#8217; adı altında muhalefet hareketi ortaya çıktı. Grubun lideri ve sözcüsü son Osmanlı Meclis-i Mebusanı&#8217;nda Trabzon milletvekili olarak görev yapan Ali Şükrü Bey&#8217;di.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün daveti<br />
Deniz subayıydı Ali Şükrü Bey. Yüzbaşı rütbesindeyken askerlikten istifa ederek siyasete atılmış, İttihat Terakki&#8217;ye karşı adeta bayrak açmıştı. İngiliz işgal kuvvetleri tarafından basılmadan önce Meclis-i Mebusan&#8217;ın &#8216;Misak-ı Milli&#8217; kararını almasında rol oynamış, ardından Mustafa Kemal&#8217;in çağrısına uyarak Ankara&#8217;ya gelmişti.<br />
Dini hassasiyeti ve karşı çıktığı konularda sözünü sakınmamasıyla dikkati çeken Ali Şükrü Bey, bu özellikleri dolayısıyla Mustafa Kemal&#8217;e kuşkuyla bakan milletvekillerinin çevresinde kümelendiği kişi olmakta gecikmedi. Mustafa Kemal&#8217;in &#8216;Hâkimiyeti Milliye&#8217;sine karşılık o da &#8216;Tan&#8217;ı neşretmeye başladı. İngilizceye hâkimiyeti sayesinde Ankara&#8217;nın izlediği siyasetin uluslararası alandaki yansımalarını dış basından takip ediyor,<br />
özellikle Lozan müzakerelerinin gidişatıyla ilgili olarak zaman zaman TBMM&#8217;ye verilen resmi bilgiyle dış kaynaklı haberler arasında çelişkileri gündeme getiriyordu.</p>
<p>&#8216;Zarar veriyorsunuz&#8230;&#8217;<br />
Ali Şükrü Bey, İsmet İnönü&#8217;nün Lozan&#8217;da, &#8216;hariciyeci olmaması sebebiyle&#8217; acemice davrandığı, daha ötesi TBMM&#8217;nin verdiği yetki sınırlarının dışına çıkarak müzakereleri yürüttüğü kanısındaydı.<br />
Daha ötesi tekzip mekanizması gibiydi. Mustafa Kemal, &#8220;Görüşmeler devam etmektedir&#8221; diyor; ama o &#8220;Hayır, müzakereler kesilmiştir&#8221; diye ısrar ediyordu. Meclis görüşmelerini yöneten Ali Fuat Paşa&#8217;nın anlatımıyla ipler gerildikçe geriliyordu:<br />
&#8220;&#8230; Gazi Paşa konuşurken Meclis&#8217;e sinirli bir hava hâkimdi. Mustafa Kemal Paşa kürsüyü terk etmiyor, sualleri cevaplandırıyordu. Mebuslardan bir kısmı bulundukları yerlerden ayağa kalkmış konuşuyorlar, bir kısmı kürsünün etrafına gelip Gazi&#8217;ye cevap yetiştiriyorlardı. Bunların arasında Ali Şükrü Bey de vardı. Paşa, sözlerini tamamladıktan sonra Ali Şükrü Bey&#8217;in, &#8216;Ben de konuşacağım&#8217; demesi üzerine hiddetli bir tavırla, &#8216;Bir haftadır konuşmalarınızla memleketi zarardide ediyorsunuz&#8217; diyerek elleri cebinde, asabi bir halde kürsüden indi ve &#8216;Maksadınız ne?&#8217; diye bağırarak Ali Şükrü Bey&#8217;in üzerine yürüdü. Bu sırada birinci ve ikinci gruba mensup mebuslardan bazıları Meclis salonun ortasında biribirlerine bağırmaktaydı. Gürültüler şiddetliydi, asabi hareketler oluyordu. Ali Şükrü Bey, &#8216;Kimseyi ithama hakkınız yoktur&#8217; diye bağırıyor, Sinop Mebusu Hakkı Hilmi Bey, &#8216;Meclis&#8217;te emniyet yok mudur?&#8217; diyordu. İki grup biribirine hasım cephe teşkil etmişlerdi. Bu durum biraz daha devam ederse müessif hadiselerin olması kaçınılmazdı. İş tabanca ve saire kullanmaya kadar varabilirdi. Güvenliği sağlamak için görevlileri içeri çağıramıyordum zira gizli celse yapılmaktaydı.&#8221;<br />
Bu oturumda hükümet için güvenoyuna gidildiği, sayıları 60&#8242;ı bulan muhalefetteki &#8216;ikinci grup&#8217; üyelerinin Genel Kurul Salonu&#8217;ndan çıkıp oy kullanmadıkları biliniyor.</p>
<p>Ermeni çeteciler ve Koçgiri<br />
Ankara&#8217;da Atatürk&#8217;ün çevresinde muhafız bulunmamasının mahzurları Çerkez Ethem hadisesi sırasında görülünce, Karadenizli milislerin başında olan Topal Osman Ağa adamlarıyla birlikte bu görevi üstlenmiş, o günün şartlarında buna kimse itiraz etmemişti. Silah ve cephane yokluğundan kıvranıldığı günlerde Osman Ağa&#8217;nın Rum çetelere verdiği baskınlar sırasında ele geçirdiği mühimatla soluk almıştı Ankara.<br />
Doğuda Ermeni çetelere karşı verilen mücadelede de ön safta görev almış bir kişiydi Osman Ağa. 1920 sonunda adamlarıyla birlikte Ankara&#8217;ya gelmiş ve &#8216;Giresun Gönüllü Laz Müfrezesi&#8217; adı altında Mustafa Kemal&#8217;in adeta gölgesi olmuştu. Atatürk başlangıçta onun ikinci bir Çerkez Ethem olması ihtimalinden kuşkulanmış ama giderek güven duymaya başlamıştı.<br />
Mustafa Kemal&#8217;in emriyle Koçgiri isyanının bastırılmasında en ön safta görev alıp neticede isyanın elebaşlarının yakalanmasını sağladıktan sonra ise Ankara&#8217;da ondan habersiz kuş uçmamaya başlamıştı. Osman Ağa sadakatle bağlı olduğu Mustafa Kemal&#8217;in zaferden sonra saf dışı edilmek istenmesine öfkeleniyor, seçim kanunu değişikliği teklifi görüşülürken verilen önergeyle Türkiye hudutları dışında doğan kişilerin aday olmalarını<br />
engelleme girişimiyle Mustafa Kemal&#8217;in hedef alındığını öğrendiğinde milletvekillerine, &#8220;Paşa&#8217;ya bir şey olursa topunuzu kendi elimle teker teker öldürürüm, bilesiniz&#8221; tehditlerini savuruyordu.</p>
<p>&#8216;Ağa seninle görüşmek istiyor&#8217;<br />
Ali Şükrü Bey, Osman Ağa&#8217;nın gözünde muhalefetin direğiydi. Musul&#8217;un Türkiye&#8217;de kalmasının zora girmiş olmasına o da üzülüyor ama Mustafa Kemal&#8217;in bu konuda verdiği bilgiye itimat edilmemesini içine sindiremiyordu. Meclis&#8217;te son derece sert müzakerelerin yaşandığı bir günün ertesinde Ali Şükrü Bey&#8217;e adamlarını yolladı.<br />
&#8220;Osman Ağa seninle görüşmek istiyor, buyur gidelim&#8221; diyenlerin tavrı &#8216;Gelmezsen senin için kötü olur&#8217;u da ima ediyordu. Mustafa Kemal, Osman Ağa&#8217;ya Ankara&#8217;da Papazın Bağı olarak bilinen yere yakın bir ev tahsis ettirmişti ama o vaktinin çoğunu Samanpazarı&#8217;nda çete efradının kaldığı evde geçiriyordu. Ali Şükrü Bey, Laz muhafızlarla beraber Samanpazarı&#8217;na gitti ama girdiği evden sağ çıkamadı&#8230;</p>
<p>Halide Edip&#8217;e öfke<br />
Osman Ağa, Şükrü Bey&#8217;e Giresun&#8217;dan Trabzon&#8217;a geldiğinde kendisini, &#8220;Ben yıkıldım mı ki sana kaldı Trabzon&#8217;un asayişi?&#8221; diyerek kentten kovan Kayıkçılar Kâhyası Yahya&#8217;dan yana çıkması dolayısıyla da kızgındı zaten. Tan gazetesinde aleyhine yazılar yayımlandığını öğrendikçe kızgınlığı daha da artıyordu. Ama Mustafa Kemal&#8217;e muhalefet bütün bunların üzerine tuz biber ekmişti. Halide Edip&#8217;in Paşa&#8217;yı eleştirdiğini duyduğunda, &#8220;Bana verecekler o karıyı da karşı çıkmak nasıl olurmuş göstereceğim&#8221; diyen adamdı bu. Hasmı eve girer girmez, &#8220;Hesabımızı görelim&#8221; diyerek adamlarıyla birlikte yüklendi Ali Şükrü Bey&#8217;in üzerine.<br />
Bileği kuvvetli bir adamdı Ali Şükrü. Ancak onca insanın çullanmasına dayanması imkânsızdı. Nitekim sonunda çöktü kaldı. Osman Ağa yaptığının yaranmak istediği Mustafa Kemal tarafından dahi tasvip edilmeyeceğinin farkındaydı. Ali Şükrü&#8217;nün naaşını bir at arabasına yükleyip ağzı sıkı<br />
adamlarıyla Mühye Köyü&#8217;ne gönderip gece yarısı gizlice gömdürdü. Sonra bir şey olmamış gibi Papazın Bağı&#8217;ndaki evine döndü.</p>
<p>&#8216;Suç cezasız kalmaz&#8217;<br />
İki gün kimse Ali Şükrü Bey&#8217;i merak etmedi. Üçüncü gün ondan haber alamayan milletvekilleri Meclis&#8217;te konuşmaya başladı. Kardeşi Bakanlar Kurulu&#8217;na başvurdu ağabeyinin bulunması için. Rauf Orbay jandarma marifetiyle arama başlattı. Günler sonra bir çobanın ihbarıyla ceset bulundu.<br />
Koyunlarını o çevrede otlatan çoban bir noktada sineklerin bulut halinde kümelendiklerini görüp meraklanmış, gidip ne olduğuna bakınca bunun bir erkek ayağı olduğunu fark etmişti. Üstünkörü soruşturmayla dahi işin Osman Ağa&#8217;nın başının altından çıktığı anlaşıldı. Bakanlar Çankaya&#8217;ya çağrıldı, Mustafa Kemal&#8217;in başkanlığında yapılan toplantıdan Osman Ağa&#8217;nın yakalanması ve müfrezenin tasfiye edilmesi kararı çıktı. Ancak bu kararı uygulamak kolay değildi. Tedbir olarak Mustafa Kemal ve eşi Latife Hanım gece yarısı sessizce Çankaya&#8217;dan İstasyon Binası&#8217;na taşındı, onları koruma görevi yeni teşkil edilen Meclis Muhafaza Taburu&#8217;na verildi. Bir bölük asker Gazi&#8217;nin yakın koruması için bırakıldı,<br />
diğerleri planlanan operasyon için Milli Müdafa Vekili&#8217;nin komutasında Osman Ağa&#8217;nın Papazın Bağı&#8217;ndaki evini kuşattı.</p>
<p>Teslim olmayı reddetti<br />
Topal Osman Ağa teslim olmayı kabul etmedi. 1923 yılının 1 Nisanı&#8217;nı 2 Nisan&#8217;a bağlayan gece sabaha kadar sürdü çatışma.<br />
Askerler ancak gün aydılanırken girebildiler bağ evine. Osman Ağa ağır yaralıydı, hastaneye götürülürken yolda öldü. Adamlarının çoğu da çatışmada ölmüştü. Sonrası trajik sahneler&#8230; Osman Ağa&#8217;nın başı kesildi ve öyle gömüldü. Ancak Meclis daha önce Ali Şükrü Bey&#8217;in katili yakalandığında idam edilmesi, üstelik infazın Ulus Meydanı&#8217;nda asılarak yapılması kararını aldığı için Osman Ağa&#8217;nın başsız cesedi mezarından çıkarılıp ayağından darağacına asıldı.</p>
<p>kaynak: <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=81346" target="_blank">radikal</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2009/11/gercek-bir-vatan-perver/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İKİ DOST SİTE İKİ GEZİ YAZISI / ARNAVUTLUK VE TRAKYA</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2009/07/iki-dost-site-iki-gezi-yazisi-arnavutluk-ve-trakya/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2009/07/iki-dost-site-iki-gezi-yazisi-arnavutluk-ve-trakya/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Jul 2009 05:43:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[BALKANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Şehir Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=442</guid>
		<description><![CDATA[Arnavutluk / Ömer Faruk Değirmen / DÜNYA BİZİM Arnavutluk’ta Arnavut kaldırımı stiliyle döşenmiş bahçe yolunda yürüyor olmak çocuksu bir heyecan...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2009/07/arnavutluk.jpg"><img src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2009/07/arnavutluk-300x224.jpg" alt="" title="arnavutluk" width="300" height="224" class="alignleft size-medium wp-image-447" /></a><strong>Arnavutluk / Ömer Faruk Değirmen / DÜNYA BİZİM</strong><br />
Arnavutluk’ta Arnavut kaldırımı stiliyle döşenmiş bahçe yolunda yürüyor olmak çocuksu bir heyecan uyandırdı yüreklerimizde. Sekiz kişilik ekibimizi, seksen yaşındaki Faik Hoca evin kapısında karşıladı. Her adımda nezaket, her adımda estetik. Unuttuğumuz medeniyetimizin dersini, bize lisan-ı haliyle anlatıyordu… Bu Osmanlı beyefendisini, misafiri olduğumuz ailenin geleneği olduğu üzere, ikram edilen ve “margül” denen bir gül türünden yapılmış, enfes gül şerbetlerimizi yudumlayarak dinlemeye daldık. Faik Hoca 23 yıl sırf dini inancı yüzünden hapiste yatmış. Akla hayale gelmeyen işkencelere maruz kalmış. Ama ne imanından vazgeçmiş ve ne de yıllarca göz işaretleriyle kıldığı biricik namazından… Kendisinden, o dönemde, bayram için baklava yapmanın bile yasak olduğunun hayretle öğrendik.<br />
<a href="http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1552">yazının devamı</a></p>
<p><strong>Trakya&#8217;dan Bozcada&#8217;ya Leyla Karaca /SAYHA DERGİ</strong><br />
Dün ilk olarak uğradığımız yer Kıyıköy oldu.Kırklarelinde çok güzel bir kıyı kasabası, denizi neredeyse içilebilecek kadar berrak,kumsalı tertemiz ve yer yer kayalıklar beliriyor.Kıyıköyde nilüferlerle bezeli bir sazlıktan geçerek kumsala varıyorsunuz.Kıyıda bir levhanın resmini çekiyorum telefonumla.Bayılıyorum bu levhaya çok ironik duruyor:<br />
“Dalgalı havada denize girmek yasaktır, “ yazıyor.Gülüyorum.Su burada mükemmel ve fazla kalabalık değil.Kıyıköyden sonra Hamidiye , Demirköy ve İğneada istikametinde yol aldık.İğneada bir hafta öncesinden görmeyi planladığımız bir yerdi bizim için.</p>
<p><a href="http://www.sayhadergi.com/2116/gezi-notlari-1">yazının devamı</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2009/07/iki-dost-site-iki-gezi-yazisi-arnavutluk-ve-trakya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Baba’nın öğrettiği ders</title>
		<link>http://kainatamektup.com/index.php/2009/06/babanin-ogrettigi-ders/</link>
		<comments>http://kainatamektup.com/index.php/2009/06/babanin-ogrettigi-ders/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2009 22:42:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EDİTÖR</dc:creator>
				<category><![CDATA[AİLE]]></category>
		<category><![CDATA[Güney Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kainatamektup.com/?p=360</guid>
		<description><![CDATA[Luis Homes 2009 Pazartesi, 15 Haziran [Mektup, Kainat turu yaparken Venazuela kıyılarında elimize geçti. Bu satırlar bizlere dil, din, ırk,...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2011/02/kaydirak.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-2246" title="kaydirak" src="http://kainatamektup.com/wp-content/uploads/2011/02/kaydirak.jpg" alt="" width="560" height="420" /></a>Luis Homes 2009 Pazartesi, 15 Haziran</p>
<p>[Mektup, Kainat turu yaparken Venazuela kıyılarında elimize geçti. Bu satırlar bizlere dil, din, ırk, mesafe farkına rağmen hepimizin insan olduğunu göstermesi adına önem verdik. Kainata Mektup süpriz çıkışlara devam edecek. İnsan kainata bırakılmış mektuptur. Bizce kainatta iki tip insan var; hakikati arayan ve hakikate sırtını dönen.]</p>
<p>Babam&#8217;dan öğrendiğim basit şeyleri severim: Yemek pişirmek; karıştırılmış yumurta,  krema ve peynir.  Rüzgar ve Dabajuro&#8217;yu affetmez manzara kabul etmek.  Babam bana her zaman aileniz ve arkadaşlarınızla sağlıklı bir gülümseme nimeti isteyin diyerek sonsuz değer paylaşımı öğretti. Babam bana yetişkinlere saygıyı öğretti; büyükleri, her kesimi sevmeyi. Gülümseme olmazsa arkadaşlar ve meslektaşlarınıza neşeli olmak  yerine kaba olursunuz. Bu bakış açısı dostluğun dünyaya açılır penceresidir.<br />
Babam&#8217;dan işe değer, hayatın bütün alanında dürüstlüğün önemini öğrendim; bu her yerde şeffaflık, meslektaşlarınıza  karşı adaletli davranmayı sağlar.  Bu ülke ve onun halkının ihtiyacı için sürekli bir şeyler yapmak; sonsuz sevgi ve kalıcı yardım, sosyal dayanışmaya muhtaçtır.  Bu deneyüstü, İlahi ve dini bir anlamda da kendimiz için bir ders vardır.  Babam&#8217;dan kitap okumanın ve derin sevginin acil ihtiyaç olduğunu öğrendim.<br />
Babam bana yasalara uymayı, her toplumun en büyük değeri olarak hukuka saygıyı ve adaleti öğretti.  Her zaman daha adil ve doğru bir dünya için savaştık. Babam ile siyasetin kendi riski ve olumsuza sapma yollarından bahsettik. Babam terör ve askeri diktatörlük içinde yaşamış; bana demokrasiyi nezaket ve terbiye içinde çocuklarım için korumanın önemini öğretti.<br />
Biri çocuk için, babasının omuzunda sonsuzu görebileceği bir yer olduğunu söyledi.<br />
Seni tanıdım: Bir akıllı adam, asil, büyük ve sonsuz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kainatamektup.com/index.php/2009/06/babanin-ogrettigi-ders/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

