OSMANKÖY’DEN BİR MUALLİM GEÇTİ

June 17, 2010 bir insan, eğitim, hayata dair

osmanköy

SALİH FURKAN

Bir adam tanıyorum hayatı yüzüne yansımış. Acıları, gözlerden yaş akıtmış. İyiliği bir özellik saymamış. Onu, özünde olması gereken bir nitelik olarak öğrenmiş ve öğretmiş. Öğrencilerine, “Haydi çocuklar, şu tepeleri aşmalıyız, şu derin vadilerden sağlam çıkmalıyız.” diye cebindeki tüm umutları dağıtmış.

Gökyüzünü hiçbir zaman klasik tarzda mavi göstermemiş, yaprakların, iyi yeşilken bir anda sarardığını anlatmış. Hayatı, kendi hayatından bakarak aynı yolun farklı yolcuları olmalarını yüzlerce kez büyük puntolarda beyân etmiş.

Eğilmeyin demiş onlara. Parayı sevmeyin. İnsanı sevin. Farklı olun. O kadar farklı olun ki, etrafınızdakiler size gıptayla bakarken, düşmanlarınız bile hakkınızı teslim etsin. Yirmi sekiz yılının her düşüşünü ve kalkışını onların anladıkları dilleriyle yakın çekimde vermeye çalışmış. Hür düşünün, hür yaşayın. Gerçi bu sizi toplumla karşı karşıya getirir ama olsun. Sınırlarda yaşayın diye öğütlermiş hep.

Bedelini ödeyemediğiniz fikri savunmayın. Diyeti ödenmemiş fikirler hasıraltındaki küfürlü sözlere benzer dermiş. Küfür yani örten. Örtmek namussuzluktur. Namusu olmayanın ideali de, dini de, fikri de yalandır. Hayatına yalan karıştıran adamın meslek ahlakından söz edilemez. Bu insanın toplumsal ilişkilerde de söyleyecek sözü olamaz. Yaşayın, tanıyın, anlatın ve mutlaka yazın. Tüm bunları dillendirdikçe dillendiren bu adam, kalıplardaki sarhoş şuuru değil, bütünüyle zincirlerini atan ve her hapishaneden firar etmiş mahkûmu canlandırmış aslında. Her şeye rağmen demiş hepimiz birer öğrenenizdir. Öğrenen ve öğrendikçe canı acıyan.

Bu köy çok şey almış ondan ama çok şey de vermiş. Tozlu yollarında boya tutmayan ayakkabılarıyla çok üstünde yürümüş. Çamur deryasında toprağı atası bilip kar yağmur dinlememiş. Şükretmiş.

Köy, yazın tozlu kışın çamurluymuş. Ortası yokmuş. Tıpkı bizim hoca gibi. Hoca da öyle. Yağarmış, esermiş, gürlermiş ama sonunda sırtını sıvazlarmış herkesin. Onu böyle kabul eden öğrencileri de aynı tarzda sevmişler kendisini.
Hassasiyetiyle, şuuruyla, heyecanıyla ve pratikteki saflığıyla o köyün vazgeçilmezi olduğunun farkına bir gün oradan gitmeye karar verdiğinde anlamış. Muhterem, tayin istemiş. Önceleri, ona da, öğrencilerine de: “tayin” işte öylesine bir şey gibi gelmiş. Onun gideceğine hiç akılları kesmemiş. Kendisi de inanmamış pek aslında.

Bir gün, okul müdürü “altı eylül iki bin altı öğretmeninizin maceraya başladığı zaman düşmanı.” diye seremonide başlamış anlatmaya. Öğrencilerinin yüzüne şöyle bir bakmış hoca; konuşmalar esnasında tepkilerini ölçmüş. İçinden “kolay olacak bu iş” demiş. Abartılı bir ayrılık olmayacak. Yanıldığını, köyün minibüsüne bindiğinde anlamış. Tüm okul, en yaramazından en tembeline, yığılmış arabanın önüne. Bazıları hıçkıra hıçkıra ağlarken, bazıları “hocam, yeniden gel ya da gitme” sesleriyle gözyaşına karışık çarpmışlar bizim muallimi. Arkadaşları hayretle bakarken bu olaya, oranın on sekiz senelik müdürü bu köy tarihi günlerinden birini yaşıyor diye de eklemiş.

Araba hareket ettiğinde, Yavuz’un Mısır seferinden dönüşünü hatırlamış. Münzevî, sessiz ama müthiş gururlu. Araba, köyün dışına çıkarken, o da ağlamış. Elindeki dikenli gülleri sıkarak ve oradakilere çaktırmayarak.

YAZAN:

Yorumlar (1)

 

  1. okullar kapandı, hayat devam ediyor... says:

    Okullar kapanırken, ayrılığa ortak olmak istedik.

    Tüm özleyen,özlenen öğretmen ve öğrencilere selam.

    Yetişmiş iyi bir öğretmen tüm dünyayı değiştirebilir.
    Eğitim emekçilerini bu vesile ile tebrik ederiz, ayrıca kainata yaptıkları hizmetler için teşekkür ederiz.

Yazıyı Yorumla

You must be giriş yap bu yazıyı yorumla