“BİR RÜYA İÇİN AĞIT” YAKMAYA DEĞER Mİ?

May 14, 2010 sinema

requiem-2SALİH FURKAN
Bu filmi izlediğimizde bir yaz akşamıydı. Geçenlerde yine izleme gereği hissedince bir de üzerine konuşalım istedim. O yaz akşamı, filmin dokunaklı karelerinden olsa gerek üşütmüştü bizi. Gerçekten filmin yönetmeni, Aronofsky ile, filmi hakkında bir çınar altı sohbeti yapmak isterdik.
Polemiği yok filmin. Mesajı direkt veriyor. Hayatın asıl amacı olan insanın kendi eliyle kendisini hayatın aracı haline dönüştürmesini anlatıyor. Elbette bu bizim fikrimiz. Müthiş müziği ve insanı sıkmayan sessizliği ile izlenmeye ve üzerinde felsefe yapmaya değer bir Aronofsky eseri. Her ne kadar filmin müziği ana haber bültenlerine çerez olsa da iyi işlenen tema içinde gayet etkileyici. Kendisinin de dediği gibi, “Bağımlılığın insan nesli üzerindeki zaferi” asıl temayı oluşturuyor.
Televizyonlardaki içi boş programlardan, doğrudan satış safsatalarından, obezite mağdurlarından ve en korkuncu madde bağımlılarından sunduğu perspektifle insanı allak bullak ediyor. Bu neslin bir bir eriyip gitmesi, değersiz bir put haline dönüşmesi ya da doldurulmuş hayvan modunda hayatını sürü gibi yaşaması ne kadar hazindir! Şöyle bir düşününce, aklımıza yazar Cemil Meriç’in söyledikleri geldi: “Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek neleri var? Karanlıktan geldiler, karanlığa gidiyorlar. Ummandaki dalgalar gibi sayısız. Tarihi yok bu sürünün, macerası yok. Yıldızlara tırmanan merdivenden habersiz. Yürüyen, esneyen, tepinen ve öğrendiği şeyleri tekrarlayan uzviyet. Kafanın vecdinden habersiz. Bu sarhoş karnaval alayını yıldızlar, yüz binlerce yıldız, kayıtsız bakışlarıyla seyrediyor.”
Bağımlılık. Bu yüzyıl insanının en büyük muzdaribi. Filmde, “we got a winner”(Bir talihlimiz var.) vurgulu bir program sıkça görülürken, aynı anda eser, kazanan ve kaybeden ironisini izleyenin alnına çivi gibi çakıyor. Bir talihlimiz var ama acaba kim? Kazananın ve kaybedenin olduğu bir dünya mutluluk verir mi? Hayatta hep kazanamayacağımız gibi hep de kaybetmeyeceğiz. Promete’nin kısır döngüsü. Kazananın ve kaybedenin olduğu yerde emekten, alın terinden ve ihsandan söz edilebilir mi?
Aslında film biraz da Trainspotting’i hatırlatmıyor değil. Orada da müthiş performanslar vardı ama bu çağımızın hastalığını en kısa yoldan teşhis etmesi sebebiyle daha derli toplu geldi bize. Sonuç olarak on yıllık film ama içeriği geleceğe, daha çok ışık tutacağa benziyor.
Kadını ve erkeği obje olarak kullanan görsel medya, kadın programları ve dizi kültürüyle bizi can evimizden vuran medya patronları, insanların rüyalarını gerçekleştirme iddiasındaki para simsarları bu film size ithaf edilmiş gibi duruyor. Şunu bilelim ki, müstekbirler ne kadar hatalıysa; mustazaflar da o kadar hatalıdır. Birbirlerinin günahlarına ortak olmuş anonim şirketleri gibi.
Hayatın anlamı yaratılışımızda gizlidir. Bize verilen değeri -sahip olduğumuz yaşamı- iyi değerlendirmek insanın amelî kısmını oluşturur. Kendimizden sorumluyuz. Bu toplumun iyileri, toplumdan da sorumludur. İyi olmak bizim için bir lüks değil tabiî eylemler bütünü sayılmalıdır. O zaman bir rüya için ağıt değil; kendimize ve çevremize dair küçük bir iyilik için gemiler yakarız.

YAZAN:

Yazıyı Yorumla

You must be giriş yap bu yazıyı yorumla