
SALİH FURKAN
2009 muhasebesi zor ve meşakkatli bir yıldı. Eminiz ki, sorgusu da zor olacaktır. Bu, bir yıl insana neler katar? Ne kadarımızı doldurur? Metamorfozumuzu ne kadarı anlayabilir? Kolayca felsefesi yapılabilecek bir yıl geçti, aslında. Geç bir muhasebe farkındayız; lakin üstümüzden geçtiği için ancak toparlayabildik.
Üstadın birisi diyor ki, “Bana gelince, sizlerin yarı yarıya yürütme yürekliliğini gösterdiğiniz şeyleri, ben kendi yaşamımda sonuna dek götürdüm.” Götürüyoruz. Çünkü hayatı seviyoruz. Hayatımızı kaybetmekten değil, onun anlamını kaybetmekten korkuyoruz. Belki Fatır 45 olmasaydı, bizi üzenlere isyan ederdik. Unuturduk insan olduklarını. Yanlışlarını onlara yedirmeye kalkardık. Oysa, “Eğer Allah, kazanmakta oldukları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayıverecek olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiç bir canlıyı bırakmazdı,…”
Kendine eziyet, kendine yabancılaşma bu yüzyılın en büyük negatif olgusu oldu. Bu süreç devam ediyor. Mutsuzluk hastalığının ardında da sanıyoruz ki, Camus’un “yabancısı” var. Kendini yitiren insanın üç kuruşluk zevkler uğruna benliğini satması ne kadar ironik geliyor insana.
Yaşamı boyunca hastalıklarla cebelleşen Dostoyevski, bu konuda bize bir misal sağlayacaktır. İlkellik, bayağılık ve cesurca unsurları eserlerinde bir arada gösteren yazar, aslında çaktırmadan kendisini anlatmıştı. “Sefilim!” diyordu insanlığa. Biraz fazla bilmekten kaynaklanan bir huzursuzluğu vardı muhteremin. Biliyordu ama en dibe düşmüştü. Son bir direnişle şöyle demişti bize: “ Acı çekmek, bilinçliliğin tek kaynağıdır.” Bilinç iyidir ama: Acı ve vicdan muhasebesi sonucunda oluşan endişe. İnsanın başını başka ne yiyebilir ki?
Narsistin hikâyesi, Antik Yunan felsefesinin dikili taşlarındandır. Şu kendisini suyun aksinde görüp de âşık olan Narkissos Efendi. Sağlıksızlığın temeli biraz da budur. Mitolojik bir öyküdür ama her şeye sahip olma hırsından, bir gün sıranın kendisine geleceğinden habersiz yaşaması açısından önemlidir. Bu insanın en büyük belası kendi benliğidir. “insan kendi yaşadığının dışında bir şey değildir.” diyor Sartre. Çok sıksanız padişah olursunuz. Ne bu telaşınız.
Jean Valjean olmak bizim işimiz olmalıdır. Oliver Twist’in sırtını sıvazlayıp, Marie Antoinette’ye lanetler yağdırmalıyız. Mustafa Kutlu’nun münzevi bir hikâyesinden bu toplumu görürken, ayaklarımız yere sağlam basmalıdır. Yoksulluğu, aymazlığı ve had sınırlarını ezberlemeliyiz. Üç kuruşa tamah etmek istemiyorsak, bunu yapmalıyız. “Bizim Allah katındaki ücretimiz dışında bir isteğimiz olamaz” tavrını, peygamberlerin mikro ve makro kosmos âlemini açık etme karşılığında söylediklerini unutmamalıyız. Açık etme yani tebliğ.
“Körler onları görmese de yıldızlar vardır.” Diyen Hayyam’a katılmamak elde mi? Nasıl sesleniyordu Hac 46? “ Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve kendisiyle işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü gerçek şu ki, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir.“ Göz paradigması. Ne ilginçtir ki, bu ayet karşısında eriyip tuz buz oluyor. Gözüne değil kalbine hitap ediyorum. Lakin sende biraz kalmışsa.
Hayata bilgeliğin en dibi olan, hayret etmekten başlayalı bir yıl oldu. Bu bir yıl çok şey kattı bize. Aldıkları ve götürdükleri dışında gerçekten de azizliği büyük oldu. “Benim ölümüm, yaşamım ve tüm kulluğum Âlemlerin Rabbi olan Allah’adır” etiketi boynunda gezen, Nasuh tövbesini cebinde nasihat edasıyla taşıyan, kalbi muti kullardan olmak en büyük dileğimiz. Çok yorulduk. Polemik istediğimiz en son şey oldu artık. Melankoli, şarkılarda kaldı. Hicret ederken değişenlerden olduk. Biliyoruz ki, “her hicret bir inkılaptır.”
Geçtiğimiz yılın muhasebesini böylece kayıtlardan düşmüş olduk. İçeriği biraz hayıflanma, biraz erkeklik, biraz da tebessümle. Tıpkı Dosto gibi.