VAHYİ MANİFESTO

Bir kitap düşünün, geleli asırlar olmuş. Tüm zamanlardan ve mekânlardan kâinata sesleniyor. İçeriğiyle her çağa ve zamana hükmediyor. Mükemmel ölçülerde üstün bir yaşayış tarzı sunuyor. Oysa şaşırmıştı insanlık. İçlerinden Allah’ın ayetlerini okuyan birisinin gelmesini yadırgamıştı. “İçlerinden birine, insanları uyarması için vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti? İspatlarını hem makro ölçütlerde hem de mikro ölçütlerde görünebilir bir şekilde kullarına sunarken, “ben batanları sevmem” kapasitesi ve tevhidini aynı oranda yaşanabilir kılıyordu.
“Mülkümde ortak tanımam” ayetiyle insanlığın tamamının mülkünün emanetçisi olduğunu, arzına Salih kullarının varis olduğunu müjdeledi. Bu “halife” değerini hazmetmek insana düşmüştü. Her insan değerlidir. “Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibidir” Her insan bir dünyadır derken felsefî değil, çok üstün bir anlayışın ürünü ile bunu ortaya koymuştur. Yine “Bir insanı yaşatan tüm insanlığı yaşatmış gibi olur” beyanı raflarda duran tozlu bir kitapmışçasına ele alınıp okunmayı bekleyen insanı tarif eder. Vahiy insanı okumaktır. Böylesine Rabbaniyyun meselesine önem vermesi, insanı o kadar değerli ve muktedir kılması şaşılacak bir şey değildir. En güzel biçimde yaratılan bu insan kendi mukadderatını tayin ederken “esfeli safilin; aşağıların aşağısı” olmayı da seçebilir. Biz buna Hududullah’ın içerisinde özgürlük diyoruz. “insanız” derken bir düşünelim, hangimizin garantisi vardır bu dünyada? Yaratılmayı ne kadarımız değerli bilmiştir? Allah’ın kadrini bilen üstün nitelikli insan mı? Yoksa aşağıların aşağısı mı? Çok adil bir seçimdir bu.
İmran’ın hanımı kendisini muharrer bir şekilde Rabbine adarken ortada insan hakları yoktu. Bu bireysellik o kadar geniş perspektifte düşünme ve tedebbür sağlıyor ki, Allah aşkı bu olsa gerektir. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak eylemini afyonmuşçasına düşünmemeyi sağlayan işte bu geniş etkinlik biçimidir. İman temizliktir. Kalp temizliği. İman kalbi eğitir. Görmediğine iman eden hür kulların arınmış kalpleri.
Tüm ideolojileri, söz dalaşlarını, kısır mezhep tartışmalarını ve sonunda küllisini bir kenara atıp “Sahi! Bize oku! Denmişti ama biz bu emri gerektiği gibi takdir edemedik” düşüncesini sindirmeliyiz. 18. yüzyıl pozitivist olguculuğu ve ateizm üzerine bina edilmiş son dönem psikoloji, felsefe ve sosyoloji ürünleri vahyin yanında sıraları boşalmış, camları kırılmış kimsesiz kalan Aristocu Akademisini andırır. Bunların Allah’ı inkâr noktasında izan aldıkları şeyleri Kuran, Allah’ın varlığını bir ispat olarak almıştır. Mümin bir çırpı parçasında O’nu görür. Bal arısına vahyettiğinde ya da karıncanın hayat döngüsünde. İnsan öncelikle kendini ispat etmiş midir ki, Allah’ı ispat noktasında konuşmaya kürsüsü olsun? “Oysa insanın yaratılışı evrenin yaratılışı yanında küçük bir şeydir!” İnsanlık bu kısmı maalesef bir türlü atlatamamıştır. Din adına yapılmış bütün polemikleri, tefrikaları, anlayışları, din savaşlarını, kısır tartışmaları artık bir yere koymanın zamanı gelmedi mi? Bu böyle sürdükçe bizler Rad 11’i nereye koyabiliriz? “Bir toplum kendi içlerinde olanı değiştirmedikçe Allah da o toplumun durumunu değiştirmez.” Dinin tek sahibi olan Allah’tan insanları uzaklaştırma politikasına daha ne kadar sessiz kalacağız? Önce zihniyet değişikliğini sindirebilen, vahyi inkılâba açık olan kullar haline ne zaman geleceğiz? Hiç deniz olmadığı halde ne zaman Nuh AS. gibi gemi yapmayı içimize sindireceğiz? Ya da Bir çırpıda İsmail’i boğazlamayı; ya tüm putları devirebilme basiretini nereye kadar geciktireceğiz?
“Onlar mü’min olmayacaklar diye neredeyse kendini kahredeceksin (öyle mi?)” İlk bakışta bir psikologa gösterseniz, kendisi gibi düşünmeyen her insan için yaşama hakkı tanımayan birinin sözleri gibi algılaması muhtemel bu yüce beyanda, ümmeti -ki aynı zamanda milleti kastediyoruz.- hakkında bu kadar endişeye kapılmış Resûlûllah ASV ile tanışıyoruz. Kendisinin yanında başkası için gözyaşı dökebilecek bir iman ferahlığı ve düşünme kapasitesini hangi değer yargısıyla ölçebiliriz?
Vahyi tefekkür, tedebbür, hayatı vahiy programıyla ayarlamak, onun farziyetini yaşamak ve yaymak, ilim tahsil etmek ve kalbi eğitmek insanın yanında olan bir hazinedir. Zamanla savaşta zamana galebe çalabilmek ancak bu şekilde mümkündür. Zamanın karşısında Firavun’un karşında duran Musa gibi durmak elimizde. Tur dönüşü tüm benliğinde Rabbinin nusretini soluyan nefes bir saniye ötemizde. Hem inzivayı hem de eylemi kimyevî bir formülmüşçesine hazırlamak imkânını artık oluşturma zamanımız gelmiştir.










İki defa okudum. Bir kaç defa daha okumam gerekiyor.
Mailde de belirttiğim gibi bu alanda yürümelisin.
Herkes kendi alanından Kurani bir adım atmalı ve yürümeli sonsuza…
Salih Furkan sosyoliji-tarihçi-eğitimci kimliğiyle bu anlamda yürüyüşünü sürdürüyor, Allah’ta onu bereketlendiriyor. Biz de nasipleniyoruz. Başkalarıda farklı alanlardan aynı merkeze yürüyecek ve bizce yürümeli.
Gerçekten bu yazı sanal ortam için fazla; çünkü sanal alanda kürek çekenler sandalla gezdikleri için kürekleri derine batırma gereği duymuyor. Fakat biz paylaşalım bir arayan bulur.
Eline, kalbine, aklına sağlık.