ONCE UPON A TİME İN AMERİCA *

January 3, 2010 sinema

Once_upon_a_Time_in_America

Hani insanın hayatında çok farklı yeri olan hikâyeler vardır. Kişiye göre değişir bunlar. Kimimize göre bir kitaptır bu, kimimize göre de bir şiir. Benim için ise bir filmdir bu. Çok fazla, filmin maddi anlamda neler getirip götürdüğünü ve etkilerini anlatmayacağım. 1984 yapımı, Sergio Leone ustanın yönetmenliğini yaptığı Robert de Niro’nun başrolde oynadığı ve en iyiler arasında yerini almış tam bir klasiktir. Biraz mafya, biraz da polisiye tarzı içeriyor. Tüm bunlardan öteye bu film hakkında yazmamızın nedeni kendimizden pek çok izler taşıması. Yaklaşık iki yüz yirmi dokuz dakika sürüyor film. Elbette yanınızda izlerken eskiden izlemiş birinin olması iyi olur. Bir kerede tüketemezsiniz bu filmi.

Bir dostumun tavsiyesiyle izledik filmi. Akşam yine izledim. Dedim ki, “Bilincimden çok şey geçiyor ama yazmalı mıyım?” Bir film düşünün ki hemen hemen içinde boş sahnesi olmasın. Bir hayatı, ihaneti, dostluğu, yokluğu, paranın esaretini ve her şeyden önemlisi sizden az da olsa bir şeyleri sizin gözünüze sokmadan anlatmaya çalışıyor. Anlatmak istediklerini İngilizlerin “flashback” dedikleri zaman içerisinde yolculuk yaparmışçasına bir üslup takınarak anlatıyor. Acaba gerçekten yaşandı mı? Yoksa kahramanın şuurunda bir olaylar zinciri mi? Bunu da düşündürüyor. Mesela, bir karede kahramanımıza yıllardır görmediği arkadaşı sorar: otuz beş yıldır ne yaptın? Kahramanımız cevap verir: “Geceleri erkenden yattım” Bazen bu kadar basit bir soruya bile tahammülünüz yoktur işte. Sınırımızı zorlamasına izin veremeyeceğiniz şeyleri hatırlatır size.

İnsan hayatı yaşarken hep piştiğini ve öğrenilecek ne varsa hepsini öğrendiğini zanneder. Yirmisinde o kadar ukaladır ki “her şey tamamdır” der. Otuzunda “ne biliyorsun ki?” sorusuna aşırı tepki verebilir. Kırkındaysa bilgindir. Oysa insan bilmelidir ki, hep öğrenendir. Hep didinen, geçmiş hakkında sorgusuzca “o da bana katkı yaptı” diyebilendir. En azından tahayyülümüzdeki insan budur. Film bittiğinde yaşlandığınızı hissedebilir ve iyi-kötü tüm yargılarınızı gözden geçirmenize fırsatınız olabilir. Neden sevdiğinizi, neden kızdığınızı ve ihaneti anlayamadığınızı mutlaka düşündürür.

Bizler insan olarak yaratıldığımızın kıymetini bilirken, “aklettiğimiz ölçüde insanız” düsturunu benimseyenlerden olmalıyız. Yoksa mutsuzluk da bir hastalıktır. “Bir zamanlar Amerika’da” aslında her zaman içimizde birer parça ve yaşanmışlık olarak duran, bir numaramız olmuş senaryodur. İzlemişseniz ya da bir gün izleyebilirseniz bizi hatırlarsınız.

* “Bir Zamanlar Amerika’da”

YAZAN:

Yazıyı Yorumla

You must be giriş yap bu yazıyı yorumla