“IŞIK DOĞUDAN GELİR” VE İHVAN-I SAFA ÜZERİNE

October 9, 2009 Cemil Meriç, KİTAP

İçinde çok farklı kavram ve konuları sembolleştiren bir eserle karşı karşıyayız. Siyaset, felsefe, sosyoloji ve din bunlardan sadece birkaçı. “Tüm bunlar bir ışık ve hepsi “Doğu” dan gelir.” demeye getiriyor münevverimiz. Doğuyu bilmeyenlere bir isyan, tanımak isteyenlere rehber aslında eserimiz. Hiç gündeme gelmemiş, gündeme geldiğinde üzerinde muhakemeye değer bir şey bulunamamış eserler ve konuları peşi sıra tanımaya çalışacağımız orijinal bir içerik. Amacı ders vermek değil, tanıtmak. “Ansiklopediler”, “ İslam’da Kozmolojik Doktrinler”, “Muhteşem Bir Abide: Doğu Kütüphanesi”, “Bible Yahut Kitab-ı Mukaddes” içindekilerden sadece birkaçı. Az sözle çok şeyi dillendiren hazine. Biz ise içindekilerden küçük bir başlığı seçtik. Geçmişten günümüze manipüle edilen, üzerinde türlü efsanelerin oluşturulduğu ve özellikle müsteşriklerin, İslâm’ı gösteriş biçimi haline gelmiş bir cemiyet: İhvan-ı Safa. Çıkış süreçleri İslâm coğrafyası denilen mekanın kaos ortamında bulunduğu onuncu asır.

“Ben haklıyım düşüncesi ve biz sizden fazlayız” ifadelendirmeleri toplumdaki düşünen insan sayısını azaltır. “Araplarda düşünce hürriyeti bu yüzden kayboldu ve İslam dünyasının gerileme dönemi başladı. Parlak bazı dönemlerin sarstığı ağır fakat karşı konmaz bir gerilemeydi bu. Bununla beraber hemen işaret edelim ki, Mutezile’nin bozguna uğraması kavgayı nihaî olarak sona erdirmiş değildir. Yunan felsefesi Arap düşüncesini adam akıllı sarsmıştı, kitle Sünni yolu benimsemişti ama münevverlerin şüpheleri sürüp gidiyordu.”

Neye inanır ihvancılar? “Hakikatin tek olduğuna ve kimsenin tekelinde olamayacağına inanırlar. Allah hakikati bütün insanlara vahyetmiştir. Hıristiyanlara da, Müslümanlara da, siyahîlere de, beyazlara da. İhvan akidelerini eski kaynaklardan devşirir, ama bu bir müze kurmak için değil, yekpare bir hisar inşa etmek için. Müritlerine göstermek istedikleri hakikat tektir. Malzemelerini ve ilhamlarını devşirdikleri kaynakların altında hep bu yatar. Bununla beraber mazhar oldukları son inayet veya bereket İslâmiyet’tir, insanlığın son tecellisi olan İslâmiyet.”

“Bir avuç bilgin gizli bir topluluk kurmuştu, maddi ve manevi yardımlaşma amacıyla birleşen bu insanlar mistik ve siyasî bir inançtan hareket ediyorlardı. İhvan-ı Safa, faaliyetleri yayıma dökülen ilk düşünce topluluğu. Unutmayalım ki, çeşitli dinlerden kimseler arasındaki toplantılar, Abbasî hanedanlığının hilafete geçişinden beri Bağdat’ta sürüp gidiyordu. Bermekiler devrinde zaman zaman tekrarlanan bu toplantıları anlatırken Sünni, Şii, Haricî, Mutezilî, İmamî, Zerdüştî âlimler bir araya geliyordu. Basra’da da aynı düşünce kaynaşmasına şahit olmaktayız; üstelik orada tartışmalara, Budistler, manikeenler hatta düpedüz mülhitler bile alınıyordu. Abbasîlerin payitahtındaki âlimler arasında mezhep ayrılıklarına göz yuman bir kardeşlik sürüyordu.”

Reformist ve heterojen eylemler. İslam’ı hafife alan bir yapılanma geliyor insanın aklına. Muhterem, ihvan-ı Safa’yı tanıtırken aklımıza paletinde birçok rengi barındıran ressam geliyor. Resim çok kötü de olabilir, çok iyi de. Hermetizm, Zerdüştlük, Yeni- Eflatunculuk, Kabala ve Talmud, İncil gibi vahyi manada sadece birer tarihi vesika olarak kabul edilebilecek cümbüşün ifadesi ihvan-ı Safa. Cemil Meriç şöyle ifadelendiriyor muhteviyatlarını: “Hem filozoflar hem de Sünni âlimler şüpheli görüldüler, hatta İslam uleması kâfir saydı onları. Oysa inanç bakımından mümindiler fakat naslara yüksekten bakan bir felsefeleri vardı, sık sık akılcı izahlara başvurarak nasları sarsıyorlardı. Bununla beraber, doktrinleri çok saf ve yüksektir, bir nevi estetik panteizm: Dünyanın bütün bölgelerinin ahengini amaçlayan bir inanç. Karmatî telkinlerinin amacı olan eşitçi tesamüh zihniyeti, (müsamaha) burada en açık ifadesini bulur. Safa kardeşlerinin, felsefe ve ilahiyat eğitiminde hiçbir etkileri olmamıştır ama yazıları din dışı çevrelerde geniş bir okuyucu kitlesi bulmuştur, nazariyelerinden çeşitli tarikatlar doğmuştur. Sünniler şüphelerinde haksız mıydılar? Hayır! Nitekim risaleler 1001 ve 1150 yıllarında Bağdat da yaktırılmıştır.” Geride bıraktıkları tek eser Risaleler. Hakkında az bilgi bulunan mecmualar topluluğu.”İhvan-ı Safanın amacı felsefi bilgileri yaymaktı. Yeni- Eflatuncu mezhebi halka yaymak için ansiklopedi kaleme aldılar. Kolay ve akıcı bir dille yazılan bu risaleler, onuncu asırda Yunan felsefî geleneğinin ne durumda olduğunu anlamak için son derece değerlidir.” Risalelerin yazılış maksadı: Propaganda. “Ama eserlerin muhatabı halk değil. O zaman risaleler camilerde dağıtılırmış. İsmailî pedagojiye göre, şeriatın üstünde birtakım bilgiler olacağını anlamaya kabiliyetli herkesi uyandırmak lazımdır. Şeriat, sadece zayıf ve hasta ruhlar için bir devadır. Felsefe ile dini uzlaştırmak da söz konusu değildir.”

Zamanın konjonktürel gücü sayılan Sünniler -Abbasi hanedanlığı- ve sanki nassın koruyucusuymuş gibi davranmaları bu tür cemiyetlere yol açmış olabilir. Oysa dinin korucu gücü sadece Allah’tır. Dinde zorlama yoktur sistematiği bu toplumda işlemez olmuştur. Kendinden başkasına yaşama hakkı tanımama İslam’da olmayacak bir iştir. İster hanedan olsun ister devlet nassın koruyuculuğunu yapayım derken kendisi yoldan çıkmış da olabilir. Kendisini hür ifade edemeyen bireyler bu tür yapılanmalara tarih boyunca gitmiştir. Bu onların kendilerine göre mukaddes davalarının haklı olduğunu da göstermez. İnsanlar, hizipler, doktrinler, kanunlar kısacası vahyin dışındaki her şey söylemlerini mutlaklaştırdığı anda yanlış başlamıştır. Bize düşen bilgi, inanç ve eylem ekseninde “düşünmek”. Kesinlikle taraf olmak değil.

YAZAN:

Yazıyı Yorumla

You must be giriş yap bu yazıyı yorumla