Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi

Please follow and like us:

Tasavvuf Dergisi, üniversite yıllarında kütüphaneye dost olduğum dönemde ilk defa karşıma çıkmıştı. Süreli yayınlar bölümünde inceleme yaparken ilk olarak Tasavvuf Dergisi’ni elime alırdım. Özelikle de röportajlarını büyük bir zevkle okurdum. Üniversite sonrası da dergiye olan muhabbetimiz devam etti.

Kainata Mektup sitemizin sanal gezinti bölümünden bilgisayarıma yeni pencereler açtığımda, bu pencerelerden biri Tasavvuf Dergisi’nin sitesiydi. Ara sıra siteye uğradığımda yaptığım gibi yine bir röportajı pdf formatında bilgisayarıma indirdim, bir fırsatını bulup sakin kafayla okumayı ümit ediyorum. Bilgisayar okumak için üretilmemiş kanımca, sadece bakma için ortaya çıkmış gibi duruyor. Kitabın yerini hiç bir zaman alamayacağını şimdi cümle alem biliyor. Yoksa teorisyenlere göre şimdiye kadar kağıt ortadan kalkmış olmalıydı.

Rabbim dergiye vesile olanlardan razı olsun. Bu sefer nasibimize PROF. DR. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY ile yapılan söyleşi düştü. Okurken bende onların meclisine katıldım, alim ile oturan en azından zalim olmaz. Okudukça sadrım ve ufkum genişledi, alimler topluluğunun meclisinde bulunuyorduk. Soranlarda cevap verende irfan sahibi kişilerdi. Bu meclisten nasiplendik, eksikliğimizi gördük, daha çok çalışmamız gerektiğini anladık. İnsan güzel bir şeyi sevdikleri ile paylaşmak ister. Popüler kültürün ıskaladığı bu güzellikleri gündeme taşımakta bu fakire nasip oldu. Dostlarımız arasında belki bizden daha fazla nasiplenecekler vardır.

Röportajın tamamını dergi sitesinden indirip okuyabilirsiniz veya derginin 2008 yılı 22. sayısını temin edebilirsiniz.

Röportaja dikkat çekmek adına bir kaç yerini alıntılamak istiyorum; fakat bu konuda zorlandım, neredeyse röportajın hepsini almam gerekcekti. Süleyman Hayri Bey Babasını anlatırken, biz nasıl alim bir evlat yetiştirlir, nasıl iyi bir baba olunur onu öğreniyoruz. Aile içindeki takvalı bir halanın küçüklere nasıl nüfuz ettiğini, benim halam diye başlayan cümleden anlıyoruz.

“(Babam) Bizi, yedi kardeşi, ilkokulu okuttu. Beni altı yaşımda hatmettirdi. Tecvit okuttu. Lisede iken ‚Emsile‛, ‚Bina‛yı ezberletti. Hasılı ondan ve halamdan çok feyiz aldım ve neşve kazandım.”

“Beni zaman zaman tanınmış hocalar ve ehl-i hâl insanların ziyaretine götürürdü. Ortaokul son sınıfta iken meşhur Lâdikli Ahmed Ağa’ya götürdü. Elini öptüm, bana iltifatta bulundu ve hayır duâlar etti.”

“Babam bize çok şey öğretti. Bir defa hepimize ilk okulu bitirtti, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettirdi. İsteyenlere yüksek tahsil yaptırdı. Hatta torunlarına da bizzat kendisi Kur’ân öğretti. “

“Sohbetlerine âyet ve hadislerden deliller getirirdi. Mu-tasavvıfların, peygamberlerin hayatından enteresan olaylar naklederdi. Bunların bir kısmını sonradan muteber kitaplarda gördüm. Farsça bazı beyitler öğretti ki her birisi bir hayat düsturudur.
Meselâ:
Çü Ken’an râ tabiat bîhüner bûd.
Peyemberzâdegî dârî neyefzûd
Hüner benümay,eger dârî ne gevher
Gül ez hârâ vü İbrahim ez Azer.
Bu kıtada söylenen şudur: Hz. Nuh’un oğlu Ken’an, yaratılış itibariyle fazla bir özelliğe sahip değildi. Peygamber oğlu oluşu ona yeni bir özellik ilave etmemişti. (Sen peygamber oğlu olmayı bırak da) cevherinde varsa hünerini göster. Çünkü dikenli bir ağaçtan gül gibi güzel bir çiçek çıkarsa Azer gibi bir put yapıcısından da Hz. İbrahim gibi büyük bir peygamber çıktı. İranlı büyük şair Hafız’ın şu meşhur beytini de zaman zaman tekrar eder-di:
Âsâyiş-i du kîtu tefsîr-i inde harfest
Bâ dôstân telettuf, bâ düşmânân müdârâ
Yani dünya ve âhiretin huzuru, şu iki harfin tefsirindedir: Dostlarla iyi geçinmek, düşmanlara da zaman zaman müdârâ etmek.
Bir başka kıtada ise mealen şöyle deniyordu: Karınca bile olsa hiçbir varlığı ve insanları küçük görme! Zira Hz. Süleyman bütün saltanatına, haşmetine rağmen (yani hayvanlara, cinlere ve insanlara hükmetmesine rağmen) karınca-yı ezmekten çekinirdi.
Babam vefat edeli, 27 sene oldu, dediğim gibi beni asla bırakmadı. Hoşuna gitmeyen bir şey yaparsam, hemen o gece rüyama girer, ya elinde bir sopa ile beni kovalamaya başlar, yahut suratını asar, yüzüme bakmaz, yahut da azarlar. Ama hoşuna giden şeyler yapınca güler yüzle gelir, sohbet eder, tavsiyelerde bulunûr. Dolayısıyla babam, benim muhafızım, akıl hocamdır, ondan çok şey öğrendim.”

“1950 eylülünde Konya’ya ilk geldiğimde İsa efendi amcanın ‚Hariciye‛ denilen odasına ilk defa girmiştim. Hemen kapının karşısında duvarda kütüp-hanenin üstünde beyaz bir kumaş üzerine sim ile işlenmiş bir hat gözüme çarptı. Sülüs yazıyla yazılmış bu beyit şöyleydi:
Âlimin her bir kelâmı la’l ü mercan incidir
Câhilin her bir kelâmı günde bin can incitir.
Bu beyit benim ilme yönelmemde çok müessir olmuş bir sözdür.”

Hocam izin verirseniz özel bir soru sormak istiyorum. Yıllardır tasavvuf tarihi üzerine çalışıyorum. 30 yıldan beri uğraşıyorum. Aksaray, Karaman, Konya. Bu coğrafi bir üçgen. Evliya ve ulemanın pek çoğu Osmanlı döneminde, ciddi ciddi bu üçgenden çıkmış. Bunun sebebi sizce nedir? Bir Osmanlı coğrafyasını düşünüyorsunuz, bir de bu küçük coğrafyayı düşünüyorsunuz. Evliya, süleha, ulema vs. siz ne düşünüyorsunuz, bunun sebebi nedir?

Bu sorunun cevabını da röportajda bulmak mümkün ve muhabbet ilerledikçe çıta yükseliyor. Tasavvuf ve felsefe üzerine kadim konular üzerine sohbet devam ediyor.

Felsefe toplumumuzda niçin popüler değil?

Bu konuda Gazâlî’nin görüşlerini biraz müşahhas hale getirebilir misiniz efendim?

İdris Peygamber, Hermetik yolun kurucusu olarak da görülüyor efendim acaba bu bir meşruiyet arayışı mı?

Hocam, Pascal: “ Felsefeyle alay etmek de felsefedir!” derken felsefî dü-şüncede çok ince bir çizgiye vurgu yapıyor. Yani tenkidi, düşüncenin de felsefeye tekâbül edişi gibi görülüyor. Bu hususta ne dersiniz?

Sizce sırf felsefi okuma yetiyor mu efendim? Mesela; ameli olarak bir takım kişiliği ve rûh yapısını zenginleştirecek desteklere ihtiyaç var mı?
Evet, dediğiniz gibi, ne çeşit olursa olsun felsefeden istifade edebilmek için, benim kendi şahsî tecrübemi söylüyorum, ibadeti bırakmayacağız. Çünkü ibadet olmasa bile veya olsa bile, şeytan, insanın kalbine bir sürü iğva veriyor.

Bu konuda yakın zamanlarda zihin çabası sarfeden mütefekkirlerimiz var mı?

Evet, o bakımdan ben size, Filibeli Ahmet Hilmi diye bir mütefekkirimiz var, onu tavsiye ederim. Âlim, fâzıl, filozof bir adam. Onun ‘A’mâk-ı Hayâl diye bir romanı var. Şu an için piyasada mevcut. O romanı dikkatlice okuyun.

Felsefe bölümünde Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’ni okuturken, ora-daki talebelere bu romanı okumayı mecbur ediyordum. Bir de benim Hilmi Ziya Ülken’in nezaretinde hazırladığım mezuniyet tezi olan‚ Türkiye’de ‚Rûhcu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi‛nin özetini çıkartıp imtihanda da soruyordum. Niçin? bu benim kitabımda dört kişi var; ikisi materyalist, tama-men dinî ve ahlâkî değerleri ve varlıkları, maddeye dayandırıyorlar ve bizim inandığımız şeylerin hepsini kökten inkar ediyorlar. Diğer iki kişi ise bu mad-decilere geniş geniş cevaplar veriyorlar. Onların cevaplarını okuyan herkes şâyet çok katı biri değilse, imâna gelir.

Talebeler maalesef hazırcı zihniyete sahip zora talip olan yok! Haklısınız.

Şimdi de maalesef durum aynı hocam. Dil problemi, gerçekten açılım yap-mak için çok mühim. Bu konuda sizin uygulamalarınız nasıldı?
Kütüphanede de Irak liselerinde okutulan ders kitapları var. Onlardan açıyorum, metin seçip boydan boya tahtaya yazıyorum, ondan sonra bazı yer-lerini harekeliyorum. Ondan sonra, yüksek sesle dört defa okuyorum. Daha sonra dört defa da hep beraber sınıfça okuyoruz. Ondan sonra da tek tek, sen oku, sen oku diye.

Şeyhe tam bir iradesizlikle teslimiyeti ifade eden Bâyezid’in bu sözünü nasıl açıklarsınız?
Bence bunun açıklaması şöyle: Mesela ben, berbere gidiyorum. Niye? Ber-berin usturasıyla benim boynumu kesmeyeceğinden emin olduğum için gidi-yorum. Öyle mi? Evet. İşte bunun gibidir diye düşünüyorum şeyhe teslimiyeti.

Tarikat, içtimai olarak hangi değerdedir?
Bir defa tasavvufu bir nefis terbiyesi, bir ruh tezkiyesi, ömür boyu süren bir sabır eksersizi, kimseyi incitmeden kimsenin sözünden incinmeden kemale doğru dikenli, taşlı, tehlikelerle dolu bir yolda ilerleme süreci olarak görmek icab eder. Hatta bu mânâda günümüzün kavramalarıyla söylemek istersek fel-sefe ‚düşünme mühendisliği‛ ise tasavvuf da ‚gönül/şâr inşa etme mühendis-liği‛dir. Ne diyor Hacı Bayram Velî hazretleri?
Ansızın bir şâra vardım,
Ol şârı yapılır gördüm,
Ben dahî yapılır oldum
Tâş ü toprağ arasında

Tasavvufta kalbi havatırdan korumak, tasfiye-i kalb açısından önemli bir husus. Bu hususta ne dersiniz?

Aklını kullanamayanlar, Kur’ân’da nasıl anlatılmış?

Tasavvuf Dergisi’nin sitesinde röportajın tamamını okuyabilirsiniz.

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial

Enjoy this blog? Please spread the word :)