Ali ŞERİATİ- Kendini Devrimci Yetiştirmek

May 8, 2009 Ali Şeriati, KİTAP, İran

Kendini devrimci yetiştirmek; yani sorgulayıcı, muhalif, topluma yol gösterici yetiştirmektir. Tepenin ardına düşmek, mağaradan çıkmaktır. Yıkan değil yapan olmaktır. Biz eseri böyle anlamalıyız. Bu mevzuda öne çıkan ilk anlayış genç yetiştirmektir. Bu hususu üstat şöyle değerlendiriyor. “Bu hususun geliştirilmesi için gerekenin, irfanî maya olduğudur. İrfanî mayayı genç nesle vermeliyiz. Fakat “Git, namaz kıl, git oruç tut ve git…” demekle irfanî maya olmaz. Bu, anti irfanî bir mayadır. Yani onun verdiği tek tepki usanmak oluyor, “Şûk-i âfitâbe”(güneşin görkemi) ona el uzatıyor. O halde nereden başlamak gerekmektedir? Öyle bir yerden başlamalıyız ki bu genç, irfanla ilişki kurduğu zaman, namaz ve oruçlarımızı hissetmesin, mukaddeslerimiz onun zihninde çağrışım yapmasın, müminlerimiz onun hatırına gelmesin ve gerçekte onlarla ortak yönünün olduğunu anlamasın. Bu iş için- bir öğretmen olarak- bana göre, henüz din ve ibadetten bahsetmeyen irfanî metinlerle tanışması gerekmektedir. İrfanî metinler tasfiyeyi sağlamak, ruha, irfanî cila vurmak ve ilahî zevk serumunu onun ruhuna sokup yerleştirmek içindir.” Eserin tanıtımına genç yetiştirmekle başladık. Çünkü günümüz toplumunun en önemli meselesi haline gelmiştir.
Ali şeraiti, bu eserinde müminin özelliklerine de değinmiştir. Nedir mümin? En basit tarifiyle özgür olandır. Tarifini de yapmıştır: “Paranın olduğu yerde hem din yalandır, hem de özgürlük. Zira aslında insan yalandır. Adaletçilik, kapitalizmle mücadelede öyle bir zirveye yükseldi ki özgürlük ve insanın manevî değerini reddetme örtüsü altında kendi doruk noktasına ulaştı. İnsan, yüce ve anlamlı bir dünya görüşünün, tekâmül bulmuş ve değer dolu bir varlığın faktörü olan insana anlam veren tapma, aşk ve irfana dayanmada zühde yönelmenin esiri oldu. Özgürlük isteyip aramada, kapitalizmin esiri oldu. Adalete aşık olmada, Marksist bir sistemin tutsağı oldu. Marksist sistemde ilk reddedilen ve yok edilen şey, insanın özgürlüğü ve insanın varlık nedenidir.” Devrimcilik pek tabi Marksist anlayışın tekelinde değildir. Müslüman’ın özgürlüğünün kanıtı Allah korkusudur. Bu tarif yumuşak, basit ama en etkili silahtır.
İslamın topluma ve ferde bakışı bütün ideolojilerin üstünde bir tarzdır: “İslamın kökü, ruhu ve cevheri irfanıdır. Fakat o, sosyal adalet meselesine, diğerlerinin yazgısına, hatta diğer ferdin yazgısına dayanıyor. Şöyle ki,’ Eğer bir başka insanı diriltirsen bu, bütün insanları diriltmişsin demektir. Eğer bir kişiyi öldürürsen, bütün insanları öldürmüşsün demektir.’ diyor. Yani benimle başkaları arasındaki ilişki konusunda bu derece hassastır. Örnek olarak, sosyal ve sınıfsal bir iş olan faiz konusunda son derece hassastır. Öyle ki, faiz yiyenden nefret ettiği kadar, müşrik ve münafıktan nefret etmiyor. Üstadın bu tespiti düşündürücüdür.
Tabi bizce kitabın en can alıcı noktası ‘Dine Karşı Din Meselesidir’. Başta insana karmaşık gelen ama insanı düşünmeye iten tespitleri göreceli olacaktır mutlaka. Sözü üstada bırakalım: “Peygamberlerin savaşı hep “dine karşı din” savaşı olmuştur. İslamın hak ve doğru imamlarının savaşının ‘islama karşı islam’ savaşı olması gibi! Burada tevhit kelimesi ortaya çıkıyor. Tarih, din ile dinsizliğin, Allah’ a inanıp birlemekle Allahsızlığın savaş sahnesi değildir. Geçmişte egemen güçler ve sistemler, dinsiz veya dine karşı olan toplumlar olmamışlardır. İnsanların büyük ve hak peygamberleri, ‘müşrikler’ ve ‘kafirler’le savaşmışlardır. Şunu unutmayalım ki, müşrikler ve kâfirler bütünüyle dinlidirler. Yani dinleri vardır hepsinin. Müşriklerin bütün peygamberlerden daha çok ilahları olmuştur. İbrahim, devrimci topuzunu putların başına indirdiği zaman asrının dinî tezahürlerini, kaynaklarını, yandaşlarını ve destekleyicilerini de birlikte kırıp geçiriyor. Musa, devrimci çoban asasını Firavun’un adamlarına atınca, aynı zamanda döneminin sığınılan- hâkim dinini de birlikte eziyor. Firavun, kendi toplumuna hâkim olan dinin bekçisidir. Musa, Firavun’a Allah’ı ispat etmeye gelmemiştir. Onu din sahibi yapmak için gelmemiştir. Onun dinini, düzenini, tezgâhını kendisiyle birlikte Nil’de boğmak için gelmiştir. Nitekim Firavun da bundan korkuyor ve halkın dinî duygularına hitaben feryat ediyor: ‘şüphesiz ben (Musa’nın) sizin dininizi değiştirmesinden korkuyorum’(mü’min 26). Geleneksele olan savaş hala sürmüyor mu? Gerçek Müslümanın bir görevi de bu değil mi? Savaşın en zorlu ve çetin olanı da budur bizce. Çünkü tarih boyunca dinin içindeki en büyük tahribatlar buradan gelmiş.
Herkesin bir solukta okuyabileceği ve farklı tatlar alabileceği bir eseri tanıtmaya çalıştık. Eser hür anlayış sahibi her okuyucunun bir şeyler alabileceği düşünceler barındırırken, aynı zamanda beyin jimnastiğimizi de geliştirecektir diye umut ediyoruz. Bir İslamî devrimcinin düşündükleri ve yaptıkları ile tutarlı olmasını da öğütlerken aynı zamanda nefsanî arzularını bir yere bıraktığına da şahit oluyoruz. “İnsan kendi nefis tohumunun çiftçisidir.” Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. ( şems 9) Onu isyanla, günahla, bozulmalarla örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır. (şems 10)

YAZAN:

Yazıyı Yorumla

You must be giriş yap bu yazıyı yorumla